TÜRKÇENİN DÜNÜ, BUGÜNÜ ve YARINI
Türkçe nedir? Bu sorunun cevabını hepimiz biliyoruz.
Evet. Türkçe, herşeyden önce bir dildir. O halde, Türkçenin dününü, bugününü
ve yarınını anlatmadan önce, dil denilen şeyin ne olduguna, bir göz atmak,
yerinde bir davranış olacaktır.
1. Dil nedir, ne degildir?
Dil, her şeyden önce, bir avadanlık, bir alet takımıdır. Dil dedigimiz bu takımın, duruma göre seslerden, duruma göre harflerden oluşturulmuş aletlerini (kelimelerini, eklerini, edatlarını) usulüne (gramerine) göre kullanarak biribirimizle haberleşiriz. Biribirimiz üzerinde etkili oluruz. Şu salonun kapısını açık/kapalı konuma getirmenin, şu anda, benim için, iki yolu vardır: Birincisi, benim, bulundugum bu yerden ayrılıp, gidip elimle kapıyı istedigim konuma getirmek; ikincisi ise, sizlerden birisine, kapıyı istedigim konuma getirmesini söyleyerek istedigim sonuca ulaşmaktır. İlk durumda, kapıyı istedigim konuma getirmek için, kendi ayaklarımı, ellerimi ve kapının elcegini; ikincisinde ise, seslendirme organlarımı kullanarak, aranızdan birisinin ayaklarını, ellerini ve yine kapının elcegini kullanmış olurum.
Her avadanlıkta, her aletin, kendisine özgü -kullanım kılavuzunda belirtilen- bir yapısı ve kullanımı vardır. Bir avadanlık olarak ele aldıgımız dilin de, her ögesinin -bundan böyle dilin aletlerinden her birini öge olarak adlandıracagız.- kendisine özgü bir yapısının ve kullanımının olması tabiidir. Bir dilin ögelerini kullanmayı, bir zanaatın aletlerini kullanmayı ögrendigimiz gibi, ya sınama yanılma yoluyla, ya da kullanım kılavuzunu -dilin gramerini- adım adım izleyerek ögreniriz. Bu yollardan ilkine, anadilimizi; ikincisine ise, daha çok bir yabancı dili ögrenirken baş vururuz; ve muhakkak bir çıraklık (ögrencilik) devresi geçiririz. Çok küçük yaşlarda, anadilimizi ögrenirken de, bol bol sınama yanılma imkanı buldugumuz, bir çıraklık devremiz vardır. Çevremizde, bize göre usta sayılabilecek anamız, babamız, belki abilerimiz, ablalarımız, hısım, akraba, aile dostlarımız, herhangi bir şekilde tanıdıklarımız, tanımadıklarımız bulunur. Bunların, dil dedigimiz avadanlıgın ögelerini kullanma tarzlarını, aldıkları sonuçları gözlemler ve bu ögeleri onlar gibi kullanabilmek için çabalar dururuz. Bütün bu çabalarımızın sonunda, biz de, yerine göre, çatalı, bıçagı; yerine göre, tası, taragı; yerine göre, keseri, kerpeteni kullanmayı ögrendigimiz gibi, dil ögelerini de edinip ve kullanmayı ögrenip ustalar arasında yerimizi almaya çalışırız. Onu, bir ölçüde kendimize özgü kılar; özelleştiririz. "Üslup", "dili kullanım tarzı" dedigimiz şey de budur işte.
Bir dili kullanmada, her isteyen, ustalıgın en yukarı mertebesine ulaşamaz. Bu yüzden, her zanaatta oldugu gibi, dili kullanmada da, ustalık, çeşitli ölçütlere göre derecelendirilir. Çogumuzun ustalıgı, anadilimiz konusunda da, amatörlük seviyesini aşamaz. Aramızdan bazıları, doguştan getirdikleri dili ögrenme ve kullanma yetilerini geliştirerek, bu alandaki ustalıklarını, zanaatkarlık seviyesinden, sanatkarlık seviyesine yükseltirler. Yani, dili kendilerine özgü kılmaları, özelleştirme tarzları, insanlar arasında bunlara bir ayrıcalık kazandırır. Bunlar, söz konusu dilin hatipleri, şairleri, yazarlarıdır. Bir dil, bu sanatkarlar sayesinde, itibarlı ve kullanımda olur. Sıradan olmayanlar, sıradan olmayan ihtiyaçlarını karşılamak için dili geliştirirler; ona yeni ögeler (aletler) katarlar; onun ögelerini, alışılmışın dışında kullanmanın yollarını bulurlar.
Bildigimiz kadarıyla, yüksek seviyede bir dili kullanmak, insana özgüdür. İnsan dogar, yaşar ve ölür; çünkü canlıdır. Dil ise, ilk insanla beraber bir kere dogmuştur; belki son insanla beraber bir kere de ölecektir. Dünyaya gözünü açan her saglıklı insan onu hayatta bulur; özelleştirir; gözünü kapayan her insan da onu hayatta, terekesinin en kalıcı parçası olarak bırakır. Bir bakıma, dil ölmez; ebedidir. O, insanın degil, bütün insanlıgın malıdır.
İnsanlar, yeryüzünde dagıldıkça, farklı ortamlardan kaynaklanan farklı aletlere ve aletlerin farklı kullanımına ihtiyaç duydukları gibi, farklı dil ögelerine ve dil ögelerinin farklı kullanımlarına da ihtiyaç duymuşlar ve duymaktadırlar. Bu ihtiyaçlar, zamanla, aletler için degişik avadanlıkların oluşturulması gibi, dil ögeleri ve kullanımları bakımından da degişik dillerin oluşmasına yol açmış ve açmaktadır. Sanki, her insan kendi ihtiyacı olan avadanlıklarını oluştururken, kendi dillerini de oluşturur. Evet, her insanın, degişik ortamlarda, degişik durumlarda kullandıgı birden fazla dili oldugunu söylemek yanlış olmaz.
İnsanlar, dünya üzerine serpiştirilmiş, bagımsız adalar gibidir. Ancak, avadanlıklar ve diller sayesinde, bir ölçüde bagımsızlıklarını yitirmelerine karşılık, birleşerek güç oluştururlar. Bu yüzdendir ki, insanlar ve insan toplulukları arasındaki sınırlar kesin bir şekilde çizilebilse bile, diller arasında böyle sınırlar çizmek pratik açıklamalar getirme dışında pek mümkün görülmemektedir. Nihayet, günümüz dünyasında, devletlere ve bir ölçüde milletlere iyi kötü birer sınır çizilebilmiş, ancak dillerin kullanımına sınır çizilememiştir. Bu bakımdan, dil birligini, millet olmanın şartı degil, bir ihtiyacı olarak görmek daha dogru olur.
Dil bir silah gibidir. Silahla, nasıl bir düşmanla savaşabilir, hem de kendimizi öldürebilirsek; dille de, hem birleşip, güçlenip aile, kabile ve giderek millet olabilir; hem de kabilelere, ailelere ve giderek bireylere bölünüp, güçsüzleşip, daha güçlü toplumlara yem olabiliriz.
Son zamanlarda, mahalli dilleri, agızları ön plana çıkarmak isteyenler, ya bilerek ya da bilmeyerek mensubu veya düşmanı oldukları toplumları bölmeye, güçsüzleştirmeye çalışmaktadırlar. Mahalli diller ve agızlar elbette dünya durdukça olacaktır. Ama, unutmayalım ki, küçülen dünyamızda, insanlıgın tek ve ortak bir dile ihtiyaç duydugu bir sırada, insanları, dil farklılıgını ileri sürerek kabile ve giderek birey hayatına dogru sürüklemek istemenin, haklı bir davranış oldugunu düşünmek, pek akıllıca bir tutum olmasa gerek.
Mahalli dilleri ve agızları elbette araştıracagız ve yeterince ögrenecegiz; bunlar, bize zevkli anlar yaşatacak bir takı, bir parföm, bir süs eşyası gibi, lükslerimiz arasında yer alabilir. Ancak, hayatımızı kolaylaştırmakta kullanmayı düşündügümüz bir eşyayı alırken, nasıl geliştirilmiş ve yaygın bir standard arıyorsak, dünyaca -en azından ülkece- tanınmış markalara ihtiyaç duyuyorsak; etkin bir hayat yaşayabilmemiz için de, daha yaygın kullanılan standard dillere ihtiyacımız vardır. Türkiye için söylüyorum. Toplumun bir kesimi, daha geniş ufuklu, daha etkin bir hayat sürmek için, STT'ni; hatta, daha zengin bir bilgi birikimi sundukları için, başta Amerikan İngilizcesi olmak üzere, diger gelişmiş kültür dillerini ögrenmege çabalarken, diger bir kesimini, kimlik kazandırma bahanesiyle, en yüce kimlik olan insan olma kimliginden çıkarıp, bölerek, etnik degerler içerisine hapsetmeyi istemek, haksızlık degil midir?! Kaldı ki, bir kimsenin etnik kökenini somut delillerle kanıtlamak, bugünün genetik biliminin en gelişmiş teknolojisiyle bile, imkansızdır. Bu bakımdan, millet olmak için, etnik köken olgusunun degeri, bir masaldan, bir efsaneden, bir duygusal egilimden fazla degildir. Şimdi soracaksınız. ""Millet olmak için, önce, dil birligi yetersizdir." dediniz. "Şimdi de, etnik kökenin ise hiç önemi yoktur." diyorsunuz. Peki, millet olmak için sizce gerekli olan nedir?" Evet, günümüz dünyasında, aklı başında kimselere, bir ülkenin vatandaşı oldugunu kabul etmek, o ülkenin vatandaşlarıyla ön koşulsuz dayanışma içinde olmak, o ülkeyi yaşanılacak en iyi, en gelişmiş ülke haline getirmek için çalışmak, sözün kısası tam anlamıyla o ülkeli olmak bir millet olmanın gerekli ve yeter şartı olmalıdır.
Ülkeler, devletlerle yönetilir. Yurttaşların, farklı kültürleri, inançları olabildigi gibi, farklı dilleri, lehçeleri, agızları, sosyolektleri, hatta fertlerin idiolektleri olması da tabiidir. Ancak, günümüz devletinin, yurttaşlara dayatacagı bir dini olamayacagı gibi, bir dili de olmaz; olamaz. Devlet, ülkesinde yaşanılan bütün kültürlere oldugu kadar, kullanılan bütün dillere ve dil türevlerine de eşit uzaklıkta durur; durmak zorundadır. Devlet bir kültürü digerine üstün tutamayacagı gibi, bir dili de digerine üstün tutmaz; tutamaz. Devletin, yönettigi halkın büyük çogunlugunun tanıdıgı bir vy birkaç dilden kaynagını alan, bir vy birkaç "resmi dil"'i olmalıdır. (Örnek olarak: Türkiye'de, Standard Türkiye Türkçesi (buna yaygın olarak "İstanbul Türkçesi"'de diyoruz.); İngiltere'de, Güney İngiltere vy Britanya İngilizcesi (British English) vy Standard İngiltere İngilizcesi; İsviçre'de, her biri ayrı ayrı standardlaşmış İsviçre Almancası, İsviçre Fransızcası, İsviçre İtalyancası; vbg. ...). Resmi diller, kolayca anlaşılacagı gibi, devletlerle yurttaşları arasındaki iletişimi saglamakta kullanılan, bir ölçüde yapay dillerdir. Bir resmi dille, belli hitabet ve kitabet kurallarına uyularak, devlet, kendi birimleriyle ve yurttaşlarıyla; yurttaşlar devletleriyle iletişim kurar. Gerektiginde, devlet, bu resmi dille yurttaşlarını ihtiyaçları dogrultusunda egitir; bilgilendirir. Tabiatıyla, sadece devlet kurumları degil, ülke bütününe, bütün yurttaşlara hitabetmek, ülke genelinde iletişim kurmak isteyen bütün fertler, resmi ve özel kurum ve kuruluşlar da resmi dili kullanırlar. Benim burada yaptıgım gibi. Elimden geldigince resmi dili, resmi Türkiye Türkçesi'ni kullanıyorum. "Neden?" derseniz. Nedeni belli. Biliyorum ki aranızda Türkiye'nin degişik yörelerinden gelmiş, beni dinlemesini ve anlamasını gönülden istedigim yurttaşlarım; kardeşlerim var.
Dillerin degişim ve gelişiminde, bir yandan, somut düzeyde,
maddi hayatın gelişmesi etkili olurken; diger yandan, soyut düzeyde, manevi
hayatın, yani toplumların degişen sosyokültürel yapılarının da oldukça
derin etkileri görülür. Dünyamızda, birkaç yüzyıl öncesine kadar, manevi
hayat; toplumların benimsedigi dinle belirlenirken, daha sonra, daha çok
dünya hayatını düzenlemeyi amaç edinen, sosyal ve politik akımların etki
alanına girmiştir. Dinin etkili oldugu devirde, okur yazarlık ve bilim,
din adamlarının tekelinde bulundugu için, dili de, daha çok din adamları
yönlendirip geliştiriyorlardı. Bir örnekle açıklarsak: Avrupada, bir yandan
Katolik kilisesinin dili olan Latince, Batı Avrupadaki Hıristiyanlıgın
Katolik mezhebini seçen halkların dilini etkilerken; Ortodoks kilisesinin
dili sayılan Grekçe de, Ortodoks olan Dogu Avrupa halklarının dillerini
etkilemekteydi. Bu yüzden, Galyalıların dili hızla degişerek Latin kökenli
dil ögelerinin agırlıklı oldugu bugünki Fransızcayı meydana getirmişti.
Dogu Avrupanın Slav kavimlerinin kullandıgı Kiril harfleri, Grek alfabesinden
uyarlandıgı gibi; Grekçe de, bu kavimlerin dilleri üzerinde etkili olmuştu.
Tabii, Hıristiyanlık öncesinde, Grekçenin, Latince üzerindeki etkisi de
yine inanç sistemlerinin geçişiyle açıklanabilir.
2. Türkçenin dünü:
Bu uzunca girişten sonra, artık asıl konumuza başlayabiliriz.
Önce, Türkçenin dününü, yani ilk yazılı metinlerinden günümüze gelinceye
kadar olan gelişme safhalarını imkanlarımız elverdigi ölçüde ele alalım.
Bu konuda ana başlıklarımız şunlar olacaktır.
2. 1. Dagılma Devresi (Uygur Devleti; Budist, Maniheist, Brahmi, Zerdüşt, Hıristiyan ve diger inanç sistemleriyle ilgili kültürler; Uygur yazı dilleri; Sogot-Uygur, Mani, Brahmi, Estrangelo, Süryani, Tibet ve diger alfabeler.)
3. 2. Derilme Devresi (Karahanlı, Selçuklu, Çagatay, Osmanlı gibi Türk İslam devletleri; İslam kültürü; Sözkonusu devletlerin biribirleriyle ilişkili yazı dilleri; Arap alfabesi.)
4. 2. Dagılma Devresi (Gerileme dönemi Osmanlı, Türkiye Cumhuriyeti, Sovyet Türk Cumhuriyetleri devletleri; degişik sosyal, siyasi kültürler; biribirinden hemen hemen habersiz gelişen yazı dilleri; Arap, Latin, Kiril alfabeleri.)
Orta Asyanın Altay kavimlerinden olan Türklerin diline
gelince, elimizde dogrudan Türkçe yazılmış kaynak bulunmayan devreleri
ister istemez bir yana bırakarak diyebiliriz ki; 7. yüzyılda, son defa,
Kutlug (İlteriş) Kaganın öncülügüyle, daha önce birkaç defa dağıdıklarını
bildigimiz, Türk dilli halklar, toplanarak Köktürk Devletini yeniden kurdukları
zaman, bunların kendilerine has, Şamanlık diye anılan tek tanrılı bir dinleri
vardı. Türkçe, Türklerin, yogun, kültürel ve siyasi ilişkiler içinde bulundukları,
başta Çinliler olmak üzere çevre ülkelerde yaşayan kavimlerin konuşmakta
oldukları dillerinden etkileniyor ve büyük bir ihtimalle onları da etkiliyordu.
Ancak, Bu devrede, Türk dili, Türklerin, tek bir merkez (Ötüken) etrafında
toplanmış olmaları, tutarlılıgı tartışmalı da olsa, Köktürk alfabesi dedigimiz
ve kullanım tarzından en az bin yıllık bir geçmişi olabilecegini tahmin
ettigimiz bir alfabeyle yazılan tek bir yazı dili sergiliyordu.
8. yüzyılın ortalarına dogru, Uygurlar, Köktürk hakimiyetine
son verdiler. Türk dilli halkların önemli bir kesimi, artık göçebeligi
ve Ötüken'i terk etmiş, Tarım havzasında şehirler kurarak yerleşik hayata
geçmişti. Başta Budhizm (Burkancılık) olmak üzere Mani, Zerdüşt, Hıristiyanlık
gibi çeşitli dinler Türkler arasında yayılmaya başlamıştı. Her gelen din,
kendi terminolojisini, hatta kendi alfabesini de beraberinde getiriyordu.
Köktürk harfleri, hemen hemen unutulmuş, Sogotlardan alınan Uygur alfabesi
dedigimiz alfabe başta olmak üzere, Mani, Brahmi, Estrangelo, Süryani,
Tibet alfabeleri kullanılarak, çogunlukla çeşitli dini eserler, Türkçeye
çevriliyor; bu çevirilerle, Türkçeye, yüzlerce kavramı karşılayan kelime
giriyor. Bunların önemli bir kısmına Türkçe karşılıklar bulunmuş olsa bile,
dilin sadeliginin kayboldugu açıkça görülüyordu. Alıntılar bazan sözdizimi
düzeyine bile ulaşıyordu.
10. yüzyıldan itibaren, Türkler arasında, İslamiyet,
hızla yayılmaya başladı. Batıdan, Hıristiyanlık ve Zerdüştlük gibi İran
üzerinden gelen İslamiyet, bugün de sürmekte olan, Türklerin Batıya yönelişini,
başlatmış oluyordu. İslamiyetin ilk terminolojisi, Türklerden önce İslamiyeti
kabul etmiş olan Farslardan alındı. Daha sonra, Araplarla tanışıldı. İslamiyetin
kabulüyle Türk edebiyatının dili Farsçanın; biliminin dili Arapçanın etkisine
girdi. Bu iki dilden yapılan alıntılar da zaman zaman Türkçenin sözdizimini
etkileyecek düzeye ulaşmıştır. 10. yüzyıldan beri kullanılmakta olan Arap
harfleri, 20. yüzyıla kadar, Türk dünyasının ortak alfabesini oluşturdu.
Anadolunun fethiyle, Türkçeye, başta Rumca olmak üzere, Anadoludaki toplulukların
dillerinden de kelimeler girmeye başladı. Özellikle deniz ve deniz ürünleriyle
ilgili kelimeler Rumcadan alındı. Osmanlı devleti, İmparatorluga dönüşünce,
Osmanlıların ulaştıgı her yerden, yeni kavramları karşılamak üzere, yeni
kelimeler, Türkçeye akmaya başladı. Osmanlı donanması, İtalyancadan; diplomasisi,
Fransızcadan birçok kelimenin, Türkçeye girmesine, kapıları açtı. 20. yüzyıla
gelindiginde, tesbiti güç bir kelime hazinesi ve içinden çıkılmaz sözdizimiyle,
Osmanlı Türkçesi, bütün Türk dünyasında agırlıgını koymuş bulunuyordu.
İstanbul'da basılan bir kitap, Üsküp'te, Kahire'de, Semerkant'ta, Belh'de
müşteri buluyordu.
20. yüzyılın başlarında, 1. Dünya Savaşı, Osmanlı
İmparatorlugunun sonunu noktaladı. Türk Dünyası dagılmış; Türkiye Cumhuriyeti
dışında kalan Türkler; ya uzak ülkelerde, hakları korunamaz azınlık durumuna
düşmüş; Yugoslavyada, Macaristanda, Kıbrısta oldugu gibi; ya da Türkiye
Cumhuriyetinin varlıgını kendisi için bir tehlike olarak gören komşu ülkelerde,
baskı altına alınmıştı; Sovyetlerde, Yunanistanda, Bulgaristanda, Suriye,
İrak ve İranda oldugu gibi. Artık, her Türk toplulugu, kendi kaderiyle
başbaşaydı. Tek bagımsız Türk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti dışındaki
Türklere, kendi dillerinde egitim ve ögretim yapma hakkı bile, onları geri
bırakacak şartlardan birisi olarak veriliyordu. Bulundukları ülkelerin
standard dilinde ögretim görmeleri sınırlanıyor. Biribirleriyle temasta
bulunup üst düzeyde egitim ve ögretim kurumları kurmaları, biribirlerine
kitap, dergi, gazete, ögrenci ve ögretim üyesi göndermeleri yasaklanıyor;
özellikle o güne kadar yazı dili olarak gelişmemiş mahalli dilleri, bir
lütufmuş gibi, yazı dili haline getirilerek önlerine konuluyor; onları
kabile düzeyine indirmek için, insan hakları adı altında, mümkün olan herşey
yapılıyordu. Böylece, dünyaya açılmaları, özellikle Türkiye Cumhuriyetiyle
ilişkiye girmeleri, sözde, etnik kimliklerini koruma bahanesiyle önleniyordu.
Her biri degişik anlayışlarla düzenlenmiş Arap, Latin ve Kiril harfli alfabelerle
basılmış yayınlar, bir topluluktan digerine kazara ulaşsa bile, okunması
özel bir bilgi gerektirdigi için, bir işe yaramıyordu. Özellikle, biz,
Sovyet Türk Cumhuriyetlerindeki yazarları, İngilizce, Fransızca, Almanca
gibi Batı dillerinden; onlar da, bizim yazarlarımızı, Rusçadan, bulabildigimiz
kadarıyla okuyabiliyorduk.
3. Türkçenin bugünü:
Şu sıralarda 20. yüzyılın son çegregini de arkada
bırakmış oluyoruz (eski şekli: tüketmek üzereyiz). Gelişen
haberleşme imkanları, bilgilenmeye konulan bütün engelleri tek tek yıkıp
devirmekte. Yasaksız, gerçek bir yarışın başla komutu verildi bile. Türkçe,
dünya üzerinde konuşulmakta olan 3000'i aşkın dil arasında, oldukça zengin
bir kütüphanesi olan, bilinen 1500 yıllık kesintisiz tarihiyle, altı kıtadan
ikisine yayılmış, sayılı konuşma ve yazı dillerinden biridir. Aralarındaki
sosyokültürel ve ekonomik ilişkileri sınırlayan siyasi engellerin hemen
hemen ortadan kalkmış olmasıyla, bugün, Türkçe konuşanlar, Türk dilli halklar,
biribirlerini görme, duyma ve dinleme imkanına sahip oldular. Ortak bir
Türkçe, en azından ortak bir yazı dili oluşturmak için, ortak bir alfabenin
ve ortak bir sözlügün oluşturulmasına çalışıyorlar. Bin yıldan beri, yüzde
doksanı aşkınının benimsedigi İslam kültürünü, çagdaş bir şekilde, demokratik
ve laik bir anlayışla yorumlayarak kültürel yakınlaşmanın temellerini atıyorlar.
4. Türkçenin yarını:
Türk dilli halkların bu çabaları başarıya ulaşırsa, bu sadece kendilerinin yararına degil, bütün insanlıgın yararına olacaktır. Hangisi olursa olsun, iyi kullanılan dil, dostlukları ve dayanışmaları kurmanın en iyi aracıdır. İnsanlık, yüzyıllardan beri, ögrenilmesi ve kullanımı kolay ortak bir dil arayışı içindedir. Esperanto, Volepuk, Interlingua gibi suni dillerle karşılaştırıldıgında, özellikle, Stadart Türkiye Türkçesi (STT), tabii bir dil olarak, böyle bir dil olmaya adaydır. O, karmaşık bogumlanma özellikleri gerektiren ara seslere, hemen hiç bilgi yüklememiş, yalın bir fonolojinin sahibidir. Türkçeyi ögrenmiş yabancıların, onu ne kadar bozuk telaffuz ederlerse etsinler, söylediklerini oldukça kolay anlamamızın sebebi budur. Sözdizimi, "belirten vy niteleyen öge, bir anlam ögesiyse, belirttigi vy niteledigi anlam ögesinden önce; belirten vy niteleyen öge, bir görev ögesiyse belirttigi vy niteledigi anlam ögesinden sonra getirilir; ancak, görevi işaretli anlam ögelerinin, biribiriyle yer degiştirmesine müsaade edilir." şeklinde tarif edecegimiz basit bir temel kurala (postülata) baglanmıştır. Biribirini tamamlayan bu sesbilimsel (fonolojik) ve sözdizimsel (sentaktik) iki yapı özelligi, her düzeydeki uyumları azaltmış ve basitleştirmiştir. Cinsiyet, kemiyet, keyfiyet uyumlarının en alt düzeyde oluşu, dil olarak Türkçenin kavranmasını kolaylaştırmıştır. Bu dilin, her dilden kolayca kelime alabilir ve aldıklarını fazla degişiklige ugratmadan kullanıma sunabilir olması da, bir dünya dilinden beklenecek en önemli özelligidir. Doguşundan günümüze kadar, hemen hemen Avrasyanın bütün dillerinden, çeşitli dil ögeleri almış olmasına ragmen, ilk günki canlılıgını yani kullanım kolaylıgını ve tazeligini yani yeni kalma özelligini yitirmemiştir. Görev ögelerinin, yani ek ve edatlarının yazımına getirilecek basitleştirici birkaç standardla yazı dili olarak da hızla gelişme imkanını bulacaktır.
Sözlerimi günümüz Azerbaycan şairi Bahtiyar Vahabzade'nin
mısralariyle bitiriyorum. Vahabzade Türkçe için şöyle diyor:
Bu dil - bizim ruhumuz, éşgimiz, canımızdır,
Bu dil - birbirimizle ehdi-péymanımızdır.
Bu dil - tanıtmış bize bu dünyada her şéyi
Bu dil - ecdadımızın bize miras vérdiyi
Giymetli xezinedir... onu gözlerimiztek
Goruyub, nesillere biz de hediyye vérek.
...
5. Kaynakça:
BANGUOGLU Tahsin ; Türkçenin Grameri ; Ankara
1990
ERCİLASUN Ahmet Bican v.d. ; Karşılaştırmalı
Türk Lehçeleri Sözlügü ; Ankara 1991
GEMALMAZ Efrasiyap ; Türkçenin Morfo-sentaktik
Yapısının Fonolojisine Etkileri ; Ata. Üniv. Türkiyat Araşt. Enst.
Dergisi; Sayı: 3 ; Erzurum 1995
GEMALMAZ Efrasiyap ; Uyum ve Standard Türkiye
Türkçesinde Uyumlar ; Fen-Ed.Fak.Ed. Bilimleri Araşt. Dergisi ; Sayı:17
; Erzurum 1989
KARAMANLIOGLU Ali ; Türk Dili ; Nereden Geliyor,
Nereye Gidiyor? ; İstanbul 1972
BİLİŞİM KONUSUNDA, NEREDEN NEREYE GELDİK VE NEREYE GİDİYORUZ?
Bilişim denince, aklımıza, önce "dil", sonra da,
geçmişin derinliklerinden günümüze kadar, giderek artan bir hızla gelişen
ve insanlık var oldukça sürecek olan "iletişim teknolojileri" gelir.
İnsanın en önemli yetilerinden biri "dil" yapma ve kullanma yetisidir.
İlk "iletişim teknolojisi" de kendisiyle bütünleşmiş olan, içine
dogdugu, şu anda da birlikte kullandıgımız, sesimizi taşıyan havalı ortamdır.
Bilinen tarihi boyunca, dayanışmaya ve bu yüzden sosyal olmaya mecbur kılınmış
insanlar, haberleşme, daha güncel bir ifadeyle bilişim ihtiyaçları zorladıkça,
hem dillerini hem de yeni iletişim teknolojilerini geliştirdiler. Ateşi,
yazıyı, kagıdı, matbaayı, giderek telgrafı, telefonu, radyoyu, televizyonu
ve nihayet bilgisayarları, günümüzde interneti üretip kullanmayı ögrendiler.
Bu, insan oldukça, böyle de sürecek...
« dil », « konuşma dili » kavramlarına
ne zaman ve nasıl ulaştıgımı hatırlamıyorum. Belki ortaokulda ... Ama şundan
o kadar eminim ki, anadilimi yeni yeni konuşmaya çalıştıgım bir iki yaşlarımda
ve hatta ilkokulda okudugum yıllarda da, « dil », « konuşma dili »,
« dil bilgisi » kavramlarına ulaşmış degildim. "dil" kelimesini
de bu anlamıyla konuşma dagarcıgıma yerleştirmemiştim. "dil" denince
aklıma agzımızdaki somut organ geliyordu sadece. Okul sıralarında, "dil
bilgisi" de ezberleyip sınıf geçecegimiz bir dersin adıydı yıllar boyunca.
Ama adını bilmedigim bu "dil" denilen varlıgın, bu soyut aletin
ne işe yaradıgını bütün sıradan çocuklar gibi çok iyi biliyor; onu mümkün
oldugunca etkin bir şekilde kullanmaya çalışıyordum.
İlkokulda okur yazarlık kazanmaya çalışırken, çevremdeki
hiç kimsede, en ilkel bilgisayarların bile hayali yoktu. Ancak, bilgisayar
ortamında dogal bir dile çok kolay uygulanacak bir davranışı, bir okur
yazarlık ögrenme oyunu olarak keşfetmiştik: Bir oyuncak yapardık; çizgili
dosya kagıtlardan boyuna, yeteri kadar dar ve uzun şeritler keser; bu şeritlerden
birinin her bir satırına, "Ali", "Ayşe", "Fatma", "Kedi", "Kuş", "Ben",
"Sen" ... gibi özne olarak kullanılabilecek kelimeleri; yine bir
ikinci şeride, aynı şekilde "Ali'yi", "Ayşe'yi", "Fatma'yı","sütü", "topu",
"kediyi", "kuşu", "beni", "seni" ... gibi nesne olarak kullanılabilecek
kelimeleri; bir üçüncü şeride de "tut.", "at.", "yakala.", "bırak.", "getir.",
"götür.", "tuttu.", "atacak.", "yakalar.", "bırakıyor.", "getirmiş.", "götürsün."
... gibi yüklem olarak kullanılabilecek kelimeleri yazar; daha sonra
bu şeritleri, bir karton parçasının üzerinde açtıgımız bir satır genişligindeki
paralel yarıklardan yan yana geçirirdik. Her şeridi aşagı vy yukarı çekerek
istedigimiz kelimeleri yan yana getirip


gibi saçma cümleler oluşunca, işe yeniden koyulur; üç sütunluk kartona, şahıs eklerini de gösterebilmek için bir dördüncü sütunu oluşturacagımız bir paralel yarık daha açardık. Gerektikçe, giderek, hal eklerini, zaman eklerini yerleştirmek için sütun sayısını artırıyor; beşe, altıya, yediye çıkarıyorduk. Bir keresinde kimi sütunları dar, kimi sütunları geniş sekiz sütunlu hantal bir karton hazırladıgımı hatırlıyorum. Sütun sayısı arttıkça dogru dizimlerin sayısı artıyordu ama, anlamsız, gülünç dizimlerin sayısı da göreceli olarak daha çok artıyordu.
![]()
Böylece, adını koyamasak bile, kullandıgımız "dil"
denilen aletin, sütun ve satırlardan oluşmuş iki boyutlu bir 'matris'e
oturdugunu hissederdik. Benzer şekilde, her şeride 29 harfi sırasıyla alt
alta yazarak; sonra bu şeritleri de kendilerine uygun yarıklardan kaydırarak
dört beş haflik kelimeler oluşturur. Bu kelimelerin birçogunun anlamsız
oldugunu gördükçe, oluşturulan her kelime dizisinin anlamlı bir cümle olmaması
gibi, her harf dizisinin de anlamlı bir kelime olmadıgını kavramaya çalışır;
"neden?" diye düşünürdük. Ancak şu kesindi: 29 harfi, bazı hece
kurallarına uygun olarak yan yana dizip, sayısını bilemeyecegimiz
kadar kelime ve ekleri; bu kelime ve ekleri de, önce, bazı birleşebilme
(mantık ve/vy paradigma) ve sonra da, bazı birleştirilebilme (gramer
ve/vy sentaks) kurallarına göre yan yana dizip sonsuz sayıda cümleleri
oluşturuyorduk. Aman Allah'ım; çok az sayıda harfle, binlerce kelime ve
ek; binlerce kelime ve oldukça az sayıda ekle, sonsuz sayıda cümle!...
Yani, sonsuz sayıda anlam... Kullandıgımız dil denilen bu alet bir mucizeydi.
Bizim yaptıgımız bu kagıttan oyuncagın, bu geliştirme yöntemimizle, hiç
bir zaman onun sınırlarına yaklaşamayacagını düşündükçe zihnim bulanıyordu.
Yıllar geçti, olgunlaştım; bu teraziye çekemeyecegi kadar
yük yüklememeyi ögrendim. Bu oyuncagı ve oyunu da unutmuş gibiydim. Gelin,
görün ki, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirmiş, Türk Dili Asistanı
olmuştum. 1960'lı yıllar, Türkçe okutmanı olarak Strasbourg Üniversitesi'ne
gittim. Orada bir yandan okutmanlık yaparken diger yandan daha önce derledigim
metinlerden Erzurum agzları üzerine doktora tezimi hazırlıyordum. Dil denilen
şey, her zamankinden daha ciddi olarak karşıma dikilmişti... Erzurum yöresinden
derlemiş oldugum metinleri yazıya geçirip, hocam Prof. Dr. René Giraud'nun
tavsiyesi üzerine, Alsace dialektoloji alanında çalışan Prof. Dr. Ernest
Beyer'le görüşmeye gittim. Yaptıklarımı, yapmak istediklerimi anlattım:
Metinlerde geçen kelime köklerini ve ekleri fişleyecek, baştan ve sondan
alfabetik sıraya koyacak ve sonra da degişik kategorilerde kümeler oluşturup
bu kümelere dayanarak Erzurum agızlarını betimleyecektim. İşte, tam o sıralarda
sık sık karşılaşmaya başladıgım, Fransızca "ordinateur (= ing. computer
= trç. bilgisayar)" adı verilen biraz elektronik, biraz elektromekanik
makinaların, kelime ve ekleri sıralama ve sayma işlerinde de kullanıldıgını
Beyer'den ögrendim. Ben, kelimeleri ve ekleri, uygun formlara, metindeki
sıraları üzerine uygun bir şekilde işleyecek, bu formları Monpelier'de
bu işlerle ilgilenen bir bilgisayar merkezine veri (= data) olarak gönderecektim.
Orada, bütün aradıgım bilgiler kartlara delinecek; kartlar ters ve düz
olarak sıralanacak; yeni çıktı formlarına basılarak bana gönderileceklerdi.
Ben de bir ölçüde fiş kalabalıgından ve çok daha önemlisi, zahmetli sıralama
işlemlerinden kurtulacak; kümelendirilmiş malzemeden yorumlar ve seçmeler
yaparak tezimi oluşturacaktım. Bu amaçla bilgisayarların kullanımı konusunda
bilgi edinmeye koyuldum. Epeyce bir mesafe de aldım. Ancak, beklenmedik
bir şekilde, yönetici hocam René Giraud vefat etti; ben de Türkiye'ye
dönmek zorunda kaldım. Askerligimi bitirdikten sonra tekrar Strasboug'a
dönemedim. Tezimi Türkiye'de tamamlamak zorundaydım. Bilgisayar kullanma
şansım kalmamıştı ama, kullanımı konusundaki edindigim bilgiler çok işime
yaradı. Fişlerimi hazırlarken bilgisayara veri olarak girilecekmiş gibi
hazırladım. Bunların açıklama ve örnekleri "Erzurum İli Agızları"
adlı kitabımın birinci cildinde, "Giriş" bölümünde görülebilir.
Bilgisayarlar konusunda, çogu yabancı dillerde, ne bulursam
okuyordum... 1970'li yıllardan itibaren kişisel bilgisayarlar hızla gelişmeye
ve Dünya'ya yayılmaya başladı. Türkiye Dünya'ya kapalıydı. Bize gelişleri
1980'li yılları buldu. İlk kişisel bilgisayarım 1980'li yılların başında
oldu. Ne kadar oldugunu şimdi hatırlamıyorum ama, o zaman için hatırı sayılır
bir bedel ödedigimi hiç unutmuyorum. İşimi görecek, uygun, hazır sıralatma
ve saydırma programları da yoktu. İlk iş olarak sıralatma ve saydırma programları
yazmak gerekiyordu. Kızım ve oglum da bilgisayarı sevmişlerdi. BASIC'le
basit bazı oyun ve hesaplama programları da yazıyorlardı. Çocuklarımın,
kardeşim Ersan Gemalmaz'ın da yardımlarıyla işime yarayacak programların
ilk örneklerini oluşturduk. Henüz büyük veri kümelerini işleyemiyorduk.
Z80 işlemcisi ve 256 K'lık bir bellek ne kadar iş görebilirdi ki?
Yaklaşık bin kelimelik bir listeyi sıralatmak istedigimizde, alfabenin
her harfi için ayrı bir dosya açmamız; kelimeleri önce ilk harflerine göre
ayırarak bu dosyalara atmamız; sonra da her bir dosyayı kendi içinde sıralatmamız
gerekiyordu. Bu işlemleri tamamlamak için bazan saatler gerekiyordu. Ama
yine de elde sıralamaktan çok kolay ve en önemlisi yanlışsızdı.
Şunu da belitmeliyim ki, Türkçe harflerin birçogu, bildiginiz
gibi, İngilizce'nin alfabesi dışında kalıyor; bu yüzden bu harfleri girerken
ikili harf öbekleri olarak tanımlıyorduk. İşlem bittikten sonra bu öbekleri
de kendi ürettigimiz 16*16'lık Türkçe bipmap fontlarla degiştiriyorduk.
Bu da ayrı bir işkenceydi. İhtiyaç duydukça yeni font yapma merakım emekli
oluncaya kadar sürdü. İlk olarak "Köktürk" ve "Uygur" fontları üreterek
sınav metinlerini elde yazmaktan kurtulmuştum.
Bilgisayarlar gelişiyor. Ben de gücüm yettigince birkaç
yılda bir, daha gelişmiş, daha hızlı yeni bir bilgisayar edinerek ayak
uydurmaya çalışıyorum.
Yale Üniversitesi bilgisayar uzmanlarından olan Alan
PERLIS "(You think you know when you learn, are
more sure when you can write, even more when you can teach, but certain
when you can program.) Bir şeyi ögrenince, artık "ben bunu biliyorum"
diye düşünürsünüz. Hele bildiginizi düşündügünüz bu bilgiyi yazılı olarak
da ifade edebiliyorsanız, bu bilginizden daha da emin olabilirsiniz. Hele
hele bu bilgiyi bir başkasına da ögretebiliyorsanız, bu bilginiz konusunda
kendinize güveniniz daha da artar. Ancak, eger ki, bu bilginizi bilgisayara
programlamayı başarabiliyorsanız, onu bildiginizden kesin kes emin olabilirsiniz."
diyor.
Bu sözün son cümlesini örneklendirelim: Hemen bütün Türkçe
dil bilgisi kitaplarında, aşagı yukarı aynı şekilde yer alan, ünlü uyumları
kuralları özetle şöyle diyor:
=================================================================================================