[ Efrasiyap Gemalmaz’ın Sayfası]
[ Özgeçmiş ] [ Yayınlar
] [ Dilbilimi ]
![]()
|
|
||||||||||||||||
|
||||||||||||||||
======================================================================================
ATATÜRK’ÜN GENÇLİGE HİTABESİ
Ey Türk Gençligi!
Birinci vazifen, Türk istiklalini, Türk
Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir. Mevcudiyetinin ve
istikbalinin yegane temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir.
İstikbalde dahi, seni, bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahili ve harici,
bedhahların olacaktır.
Bir gün, istiklal ve Cumhuriyeti müdafaa
mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacagın vaziyetin
imkan ve şeraitini düşünmeyeceksin! Bu imkan ve şerait, çok namüsait bir
mahiyette tezahür edebilir. İstiklal ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar,
bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren
ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine
girilmiş, bütün orduları dagıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal
edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere,
memleketin dahilinde iktidara sahip olanlar gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet
içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini,
müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr ü zaruret
içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.
Ey Türk istikbalinin evladı!
İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi, vazifen, Türk
istiklal ve Cumhuriyetini kurtarmaktır!
Muhtaç oldugun kudret, damarlarındaki asil kanda
mevcuttur.
Gazi
Mustafa Kemal ATATÜRK
=======================================================================================
Bu
sayfayı okuyanlardan dilegim:
1) Yukarıdaki “ATATÜRK’ün
GENÇLİGE HİTABESİ”ni —hala
ezberlememişseniz— lütfen biraz zahmete katlanıp özellikle anlayarak
ezberleyin.
2) Aşagıdaki “SANA BİR
MEKTUBUM VAR, ATAM” ve”DİLDE
ANARŞİ ve TÜRK DİLİNDE ANARŞİ”
başlıklı yazıları ise lütfen okuyup gülüp geçin. Ya da, bu son iki yazıyı,
uygarlık, çagdaşlık, laiklik ve demokrasi gibi evrensel kavramlardan yeterince
nasibini alamamış, ilerici, çagdaş “... +izm” ve “... +cılık ... +culuk”larda kendisini bir yere oturtamamış çagdışı, cahil
bir yatandaşın yalan, yanlış ve tutarsız algılamalarının çalakalem yazılmış
zaman kaybına yol açan saçmalıklarla dolu kırık dökük bir ifadesi olarak kabul
edin. Ama yine de içinizden geliyorsa içinizden geldigi gibi eleştirin; bana
karşı ve benim için ifade edilmeyecek bir düşüncenin, söylenilmeyecek vy
yazılmayacak bir sözün olabilecegini düşünmedim ve düşünmüyorum. Ben Devlet
olmadıgım için alıngan degilim ve her türlü eleştiriye dayanacak kadar güçlü
olduguma inanıyorum. Beni düşündürecegine, beni yenileyecegine inandıgım en
acımasız eleştirilerinizi arasında yaşadıgım halkımın bana lütfetmiş oldugu
yansız bir sagduyu ve sonsuz bir hoşgörü ile bekliyorum.
efrasiyap
=======================================================================================
SANA BİR MEKTUBUM VAR, ATAM
***
*
Ankara,
07. 04. 2002
*
Sevgili Atam,
Seni nasıl arıyoruz ve anıyoruz; bir bilsen.
*
“Gittin amma ki kodun hasret ile canı bile
İstemem sensiz olan sohbet-i yaranı bile.”
(Neşati)
*
Aramızdan ayrıldıgında bir yaşını yeni doldurmuş bir çocukmuşum. Seni
ilkokulda tanımaya başladım; okul kitaplarında anlatılan kargaları
kovalayışını, Kemal adını alışını hiç unutamam; özellikle ölümünün
yıldönümlerinde okul vy halkevi salonlarında birbirimize sarılır, agıtlar okur,
aglaşır dururduk; hatta bir keresinde, orta sonda mıydım, lise birde mi, senden
sonra yaşamanın haram olduguna inandıgım için laboratuardan kemik eritme
deneyini yapmak bahanesiyle aldıgım nitrik asidi içerek kendimi öldürmeye bile
kalkmıştım; Erzurum Numune hasta hanesinde asidi etkisiz hale getirmek için
zorla bir şeyler içirmişler, kusturmuşlar; senin benim yaşamamı istedigin
konusunda bir sürü nasihat etmişlerdi. —Bu nasihatleri burada yazmıyorum;
öküzün altında buzagı arayan bazılarının aklına Devlet’in elindeki devleti ele
geçirmek gibi bir niyetim oldugu gelebilir; yemin ederim ki böyle bir niyetim
yok. Zaten, agzımın biraz laf yapmasına da bakmayın; yüzüme bakan benim devletin
başına yakışacak biri olmadıgımı hemen anlar. Görünüşü “faul” denilen tiplerden biriyim.— Konuya dönelim. Bir işin
zorla yapılmasından, sonuçta, zorlayanın oldugu kadar zorlananın da hep memnun
kaldıgına inandıgımız için, bizde bir iş akılla, rıza ile degil zorla
yaptırılır vy yapılır. Bu da böyle oldu; hayatta kaldım; ölenler arasına degil
“nutuk söyleyenler” arasına
katıldım. İyi mi oldu, kötü mü, bilmiyorum. Şu son yıllarda, ölümünün yıl
dönümlerinde, hatırana saygısızlık olur mu olmaz mı diye uzun tartışmalardan
sonra bir degişiklik yaptık, agıtlar yakmak, aglamak yerine sevdigin şarkıları
çalıyor, söylüyoruz televizyonlarda, radyolarda. Seni her zaman anıyoruz;
milletçe başımıza bir iş gelse, birisinden bir tokat yesek, sıradan bir tören,
bir toplantı —söz gelişi on ortaklı bir yapı kooperatifinin yıllık genel kurul
toplantısı gibi bir toplantı— yapsak bile, ilgili ilgisiz her yer ve durumda
seni anarak saygı duruşuna geçiyor, istiklal marşımızı söylüyor, bayragımızı
varsa oracıktaki göndere çekiyoruz. Her fırsatta anıt kabrine geliyor,
konuklarımızı getiriyor, çelenk koyuyor, sana ve hatırana saygı duruşunda
bulunuyoruz. Bir yere resim asacagımız zaman, heykel dikecegimiz zaman aklımıza
ilk senin resmin, ilk senin heykelin, büstün gelir hep. Bir kürsüde konuşurken
senin büstün yanımızda duruyorsa kendimize güvenimiz bir kat daha artar sanki.
Duvarlara, daglara, taşlara, buldugumuz her uygun yere, senin adını, senin
sözlerini, sana olan hayranlıgımızı, hasretimizi, uzaydan bile görülmesini
istercesine kocaman kocaman harflerle yazıyoruz; herkes görsün, okusun,
söylesin, dinlesin diye. Ne de olsa, çok iyi söz dinler, fakat pek söz
tutmayız. En çok çelengi senin resimlerinin, heykellerinin büstlerinin önüne
koymak için yaptırdık; yaptırıyoruz; helali hoş olsun. Bu sayede, çelenk
yaptırmak için taze çiçek bulamadıgımız zamanlarda huzuruna getirmek üzere de
tahta, demir, çelik, alüminyum, bakır, plastik gibi çeşitli malzemeden yapılmış
kalıcı çelenklerin de mucidi olduk; kırılmaları, dökülmeleri, solup, eskimeleri
yok; bugüne kadar yaptıgımız en saglam şeyler. Artık taze çiçek de bulsak, çok
kere onları getiriyoruz. Kolay oluyor; sabah koyup akşam alıp götürüyoruz; bir
dahaki gelişimize hazır bir kenarda bekliyor. İcatlar ihtiyaclardan dogar.
Bayrak asılmayan, senin resmin vy büstün bulunmayan, senin için ayrılmış bir
köşesi olmayan tek yer, sanıyorum, sadece camiler kaldı. Bugünlerde ona da bir
çözüm getirecegiz; yine tartışıp birbirimizi yobazlıkla, gericilikle,
zındıklıkla, din düşmanlıgıyla itham ediyoruz. Birbirimize düşman olmamız için
iyi bir bahane. En azından bir kere daha seni sevenler ve sevmeyenler diye yine
ikiye ayrılacagız. Bu bizim için yeni olmayacak. Zaten daha önce de böyle bir
konuda laikler ve şeriatçılar diye ikiye ayrılmıştık. Olsa ki camilerde de bir
Atatürk köşesi yapmaya karar versek; bu defa da, bu köşenin, cemaatin, imamın
solunda mı, sagında mı, önünde mi olacagı tartışmasını başlatırız. Bu da bizi
üçe, dörde, beşe böler; yine düşman olur; birbirimizin kuyusunu kazarız.
Bölünmek birleşmekten iyi oluyor; bizim işimize gelmese bile dostlarımızın
(?!), düşmanlarımızın işine geliyor. Hayatta olsaydın sana danışır; dedigini
yapardık. Belki de birazdan anlatacagım halimizi görüp önce düşmekte olan
şalvarımızı toplamamızı sonra da gecikmeden ülkemizi içinde bulundugu şu geri
kalmışlıktan, şu ilkelliklerden kurtarmamızı önerirdin. Yine de, iyi ki hayatta
degilsin, Atam. Bizim bu günlerimizi görüp yüregini yakmıyorsun. Bizimle
ugraşmak, bizi akılla yola getirmek çok zorlaştı. Bildigin gibi degil. Parça
pörçük olmuşuz. Hoşgörü diye bir şey kalmadı; kızdık mı, kimimiz silah çekiyor;
kimimiz daga çıkıp yol kesiyoruz; birbirimize agıza alınmadık hakaretler,
küfürler yagdırıyoruz; birbirimizi muhatap almak, durup dinlemek, düşünmek yok
artık bizde. Kıskanılacak neyimiz kaldıysa; dışarıda ve içeride herkes bize
düşman; herkese varımızı yogumuzu elimizden alacak düşman gözüyle bakıyoruz.
Düşmanımız vy düşman sandıgımız vy saydıgımız biri, olsa ki, bilerek vy
bilmeyerek bizim için saglık, mutluluk, başarı ve uzun ömür dilese; bir an
durup düşünmeden, aklımızın süzgecinden geçirmeden yemeden, içmeden kesilir,
saglıgımızı bozar; huzursuz olup suratımızı asar; bütün gerçekleştirdigimiz iyi
şeyleri yakar, yıkar; hatta canımıza bile kıymaya kalkarız; tek, düşmanımızın,
düşman saydıgımızın dilegi yerine gelmesin diye.
*
Enflasyon, rüşvet, Türk parası...
*
“İman ile din akçedir erbab-ı gınada
Namus u hamiyyet sözü kaldı fukarada.”
(Ziya Paşa)
*
Sen enflasyon diye bir canavar biliyor muydun, bilmiyorum. Anlatıldıgına
göre degil de anladıgıma göre devletin, milletinin cebinden para aşırmasının
bilimsel adı, enflasyon. İşte bu enflasyon, yıllardır suyun başını kesmiş; her
defasında birkaç devlet adamı, bürokrat, teknokrat götürüyoruz, yiyor; bizi de
o yiyor. Öyle diyorlar. Sag kalanlarımız da, devleti bir sürü masrafa sokup,
kalabalık gruplarla okyanuslar aşarak IMF’nin ayaklarına kadar gidip IMF’nin
kapısı önünde el açıp sık sık “beş sente muhtaç” olan devletimiz için dolar dileniyor; enflasyonun
ekmegine katık olsun diye; aç bırakacak degiliz ya! Tabii borç olarak. Paramız
pul oldu; milyon liralar senin zamanının on paraları kadar bile iş görmüyor.
Para basmakta devletle yarışılamıyor; kalpazanlar bile milletin cebinden para
aşırmak için harcı borcunu ödemiyor diye Türk Lirası basmayı bıraktı. Borçlar,
alacaklar artık dolarla, markla, öro ile hesaplanıyor; rüşvet bile. Rüşvet
dedim de aklıma geldi. Eskiden bunu almak da vermek de günah ve ayıp sayılırdı.
Alan da, veren de halk içine çıkamaz; başı önünde kimsenin yüzüne bakamazdı.
Foyası meydana çıkanlardan canına kıyanlar bile olurdu. Bu gün sadece sıradan
bir suç. Tabii suçlular yakalanabilirse. Hatta bir atasözümüz de bu durumu
anlatmak için biraz kıyafet degiştirdi ve “suyu geçerken at, rüşvet alırken
avrat degiştirilmez” şekline konuldu;
iyi de oldu; en azından rüşvet alan biraz daha temkinli davranması gerektigini
anlıyor. Hiç olmazsa aldıgı rüşvetle ulu orta övünmüyor.
Adalet avcı Temel’in mülkü olunca, kılıç binenin
at kuşananın oldu. Ve böylece Üsküdar’ı alan atı geçti. Türk parasına dönüp
bakan yok. Ama, fırsat buldu mu, rüşvet alan da, çalan da Türk parasına hayır
demiyor; kaptıgı gibi hemen götürüp dövize çeviriyor; yurt dışına çıkarıyor.
Saglam para, saglam banka yurt dışında; ne de olsa. Sıradan vatandaş da,
pazarın Bor’u geçtigi için Nigde’yi eşege sürmekle yetiniyor.
*
Yolsuzluk ve yoksulluk...
*
“Yiyin, efendiler, yiyin,
bu han-ı iştiha sizin;
Doyunca, tıksırınca,
çatlayıncaya kadar yiyin!”
(Tevfik Fikret)
*
“Milyonla çalan mesned-i izzette ser-efraz
Birkaç kuruşu mürtekibin cayı kürektir.”
(Ziya Paşa)
*
Yazılı, işitsel ve görsel medyamızın, önemle ve ballandıra ballandıra
yer verdigi, sonuçta bir şey çıkmadıgına göre, çogu muhayyel, irtica,
bölücülük, felaket, iç ve dış tehlike haberleri; hortumcuların kokusu çıkan
yolsuzluklarını ve halkın açlık sınırına dayanmış yoksulluklarını anında
unutturuyor bize. Zaten, yolsuzluklara karşı tepkimiz ve yolsuzluklarla
savaşımız, davar sürüleri gibi mal meydanlarına dökülmekten, ara sıra da mum
yakıp söndürmekten vy “çayda çıra”
oynayıp, maytap patlatıp şenlik yapmaktan öteye geçmiyor. Bazen de,
olumsuzlukları düzeltmek için, görüşlerimizi, açık seçik, duygusallıktan uzak,
mantık çerçevesinde tartışmak yerine, liderlerimizin emirleri dogrultusunda
grup kararları alıp bir yerlerimize bir şeyler takarak ve içi boş sloganlar
atarak gezinme, birbirimize laf atma ve birbirimizi tartaklama yolunu
seçiyoruz. Zaman zaman ugradıkları haksızlıkları protesto etmek için bazı
grupların uyguladıkları, güvenlik güçlerimizin cop darbeleri ve
tutuklamalarıyla dengelenmiş, ne ifade ettigi pek anlaşılmayan pankartların
süsledigi boykotların, grevlerin, yürüyüşlerin, mitinglerin, oturma
eylemlerinin, ölüm oruçlarının ise bir süre sonra cılkı çıkıyor; olup bitenler
unutulup gidiyor. Hele bu ışık söndürme işi, bana kalırsa, suçluların,
karanlıktan yararlanarak daha iyi gizlenmelerini, tanınmamalarını ve kolayca
kaçmalarını saglamak için düzenleniyor. Çogu, afetler sonucu gelişen
yoksullukları bir ölçüde gidermek için, iyi niyetli ve sözde varlıklı
vatandaşlarımızın yaptıkları ayni ve nakdi yardımların da yerlerine gitmedigi,
hortumcuların cebine indigi söyleniyor. Yoksullar hala yoksul ve perişan
kaldıklarına göre, ya bu yardımların palavra oldugu ya da yerlerine gitmedigi
dogru. Ancak, ne, ne olduklarını; ne de, nereye gittiklerini dogru dürüst bilen
yok. Karnını doyurmak için bir ekmek çalan bilmem kaç yıla hüküm giyiyor;
hayali ihracatçı, kaçakçı, bankaların içini boşaltan hortumcu oldukları ileri
sürülenler, üç gün yatıp, iki celsede beraat edip yatlarının güvertelerinde
güneşlenmek için tatile çıkıyorlar. Bu arada, bu batık bankaların, yüksek faiz
peşinde koşan açıkgöz mudilerine olan borçlarını, saygıdeger devletimiz,
saygıdegmez buldugu avanak halkımıza, yeni vergiler salarak ödetmenin yollarını
bulur.
*
Teknolojimiz ne durumda.
*
“Diyar-ı küfrü gezdim beldeler kaşaneler gördüm
Dolaştım mülk-i islamı bütün viraneler gördüm.”
(Ziya Paşa)
*
Ordumuzla övünüyoruz; silahımızı, topumuzu, tüfegimizi, tankımızı,
helikopterimizi, uçagımızı, telefonumuzu, telsizimizi, teçhizatımızı,
mühimmatımızı henüz tam anlamıyla yapamadıgımız anlaşılıyor. Yapmak bir yana,
onaramıyoruz bile. Modernize etmek için dün devlet olmuş, bugün koca koca
ülkeleri susta durduran ufacık ülkelere muhtacız. Dostlarımız ambargo koydular
mı, bir eşkıya çetesiyle ugraşmak bile büyük bir iş oluyor başımıza. Eşkıyanın,
teröristin, bize söylendigine göre, uçagı, helikopteri, tankı, topu, başka
pahalı agır silahları yok; sadece ucuzundan hafif silahları, kaleşleri ve ufak
havan topları oldugundan söz ediyorlar. Mevcutları da bizim askerlerimiz ve
güvenlik güçlerimiz kadar degil. Üstelik üstleri başları da perişan ve
açlıktan, hastalıktan kıvranır haldeler. Ama ayaklandılar mı nedense bizi çok
ugraştırıyorlar. Günlerce medyamız olup bitenleri anlatıyor.
*
Uzaya gidemedik; uzay kıyafetlerine kravat baglanmadıgı için. Törenlere
kravatsız katılmak hala ayıp sayılıyor. Kravat dedim de; kravata en çok din
adamlarımız sahip çıktı; hiç kravatsız gezmiyorlar; sanırım gece yatarken
gecelik entarilerine de baglıyorlardır. Çember sakala da kravat yakışıyor
hani... Uzayda iki uydumuz, belki yarın üç uydumuz olacak; hiç birine elimiz
degmedi, okşayamadık bile; böyle gidersek degemeyecek de; hiç birini biz
atmadık, atamadık, bu gidişle atacagımız da yok. Bazen, saçma ama, genetik bir
kusurumuz var diye düşünüyorum. Nasıl bir beyin, nasıl bir teknoloji
gerekiyorsa Fransızlar ögreniyor, yapıyor; biz ögrenemiyoruz. Vatandaşlarımızın
dişinden tırnagından kesip parasını verip Fransızlara yaptırıp attırdık. İpleri
de sanıyorum pek elimizde degil; nasıl attılarsa, istedikleri zaman istedikleri
yere indirebilirler; bu yüzden kendileriyle iyi geçinmemiz gerekiyor.
Agızlarının içine bakıyoruz.
*
Bilim ve teknigin neresindeyiz.
*
“Bed-asla necabet mi verir hiç üniforma
Zer-duz palan ursan eşŞek yine eşŞektir.”
(Ziya Paşa)
*
Bilimsel çalışmalarımıza gelince, o da ayrı bir felaket: Unvan sahibi
olmak, irfan sahibi olmaktan daha önemli; bir kere bir unvan elde etmeye
görelim; ilgili ilgisiz her yerde ondan çıkar saglamaya çalışıyoruz. Mütevazı
geçinen hayranınız ben bile. Söz gelişi, bir yere girdigimde kimse ufak bir
zahmette bulunup poposunu kıpırdatmıyor; nasıl ki “ben emekli prof. dr.
falan” diye söze başlayınca, herkes
yerinden fırlayıp, rükuya varıp “buyurun hocam, emredin, emriniz olur hocam,
bilemedik hocam, kusurumuza bakmayın hocam” gibi lafları gevelemeye başlıyorlar. Hal bu ki benim profesörlükle,
doktorlukla bir ilgim kalmadı; onları çalıştıgım üniversitede bırakıp çıktıgımı
sanıyorum. Şimdi üç beş kuruş emekli maaşı alan kendi halinde bir yatantaşım;
kimsenin başını kıracak halim yok. Eski köye yeni adet getirmek yasak; kadınlar
kocasına, herkes hocasına köle olmak zorunda. Konu yabancıların ilgisini
çekmemişse, buluşunuzu yabancı kaynaklarla destekleyemiyorsanız, belgeleriniz,
kanıtlarınız ne olursa olsun buluş sayılmıyor. Bizde matematik, fizik, kimya,
biyoloji, astronomi gibi fen ilimleri bile, kelimenin tam anlamıyla tam bilim
ya da “fil[i]m”. Hiçbiri hala “nakli” olmaktan “akli” olmaya geçemedi. Hocalarımız ne şekilde buyururlarsa dogrusu odur.
Hocalarımızın ifadelerinden anlaşıldıgına göre onların da çok kere hocaları o
şekilde buyurmuşlardır. Kitapta ne kadar yazıyorsa o kadar ögretilir ve o kadar
ögrenilir. Öyle denemek, araştırmak, hele hele hocasının yanlışını çıkarmak,
eksigini bulup tamamlamak çok ayıp, çok büyük saygısızlıktır. Bilim ancak
jürimize, sınavımıza girme ihtimali olmayan genç hocaların, bir de minderi bir
şekilde bırakmış yani ihtiyar vy terk-i dünya etmiş hocaların eleştirilmesiyle
birazcık ilerleyebilir. Öndere önderlik edilemez. Önder demek, önde giden, öncü
olan degil; diledigini diledigi yerde tutup diken, diledigini diledigi yere sille
tokat dövüp gönderen demektir. Bu yüzden, iyi kitap, iyi makale; önce öndere
yag çekmeli, sonra da yazılanları dogrulayan bol miktarda dipnotu
bulundurmalıdır; önünde vy arkasında geniş bir bibliyografya getirmelidir.
Bilimsel deger, metnin muhtevasıyla degil, dogrulayıcı dip notlarının hacmiyle
ölçülür. Eh, büyük şairlerimizden biri, aşkın her şey, ilmin de bir “kıyl ü
kal” yani dedikodu oldugunu söylememiş miydi?! İlim yok; platonik,
romantik aşklar da kalmadıgına göre elma şekerinin sapı kaldı elimizde! Bilim
diye onu saga sola sürtüyoruz işte.
*
Düşünmek insanın dogasında;
olması gereken ifade özgürlügü.
*
“Ne mümkün zulm ile bidad ile imha-yi hürriyet
Çalış idraki kaldır mukdedirsen ademiyyetten.”
(Namık Kemal)
*
Devletimiz çok derin; yukarıdan baktıgı zaman ayaklarını bastıgı yeri
haklı olarak göremiyor. Ama, Devlet, Allah razı olsun, yine de canımızdan,
malımızdan çok, ahlakımızı korumak için fikrimizin gelişmesini engelliyor; olur
ki, ahlakımız bozulur, kendisine bir saygısızlıkta bulunuruz. Bizim için en
büyük suç aykırı düşünmek; özellikle de aykırı düşüncelerini ulu orta ifade
etmektir. Cinayetler, katliamlar, soykırımlar, soygunlar, yolsuzluklar
affedilir bu affedilmez. Hala okunması yasak yazarlar, kitaplar; görülmesi
yasak filmler; oynanıp seyredilmesi yasak oyunlar, söylenip dinlenmesi yasak
şarkılar, türküler, şiirler, sözler var. Neyin ne zaman yasak, ne zaman serbest
oldugu da belli degil. Gençligimizde Nazım Hikmet’in olsa ki bir dizesi
cebimizden, kitabımızın arasından çıksa, tam anlamıyla hayatımız kayardı;
sürgün edilirdik, okuldan atılırdık; komünist (?!) olur, insan içine
çıkamazdık. Bugün Nazım’ın bütün eserlerini okumamış olanları adamdan
saymıyoruz; bu yüzden soranlara okumamış olsak bile okuduk diyoruz. Nazım
Hikmet’i anma günleri, geceleri, haftaları düzenliyor; onun mezarını,
kemiklerini ülkemize getirtmek için dernekler kuruyoruz. Hala Osmanlıdan kalma
gelenegimizi sürdürüyoruz; sanki hala devletimizin resmi tarih kitaplarında
anlatılan Abdülhamit devrini yaşıyoruz; zülf-i yare dokunur bir şeyler söyleyip
yazdıgımız anlaşılınca, dizimiz tutuyorsa, yurt dışına kaçıyoruz. Gurbet
ellerde ölünce de çok kere cenazemiz ülkemize getirilip kalabalıkların
katıldıgı törenlerle defnediliyor. Yurt dışına kaçmak da kolay degil; hiç bir
suçu olmasa ve sadece ekmek parası kazanma hayaliyle yürüyerek gitmeyi göze
alsa bile pasaport çıkarmaya, vizeleri almaya, üstüne üstlük “memleketten
gidiyorum harcı” ödemeye çogu fukara
vatandaşın ekonomik gücü yetecek gibi degil. Kaçamazsak hapishanelerimiz var;
oralarda yatıyor; bir şekilde bize de bir affın çıkmasını boşuna bekliyoruz.
Ama geleneklerimize göre de düşünce suçu terör suçundan daha vahimdir. Çünkü,
insanımız, saçma sapan düşünüp, tanrısal bir ögreti gibi benimsedigimiz
statükonun bir yerlerini incitecek egilimleri geliştirebilir. Bu da, önemli
görevler yüklenmiş yetkili fakat sorumsuz birçok paranoyak şizofrenimizin de iyi bildigi gibi, giderek düşünce terörüne
yol açabilir. İfade edilen düşünceler bugün kimseyi uyandırmamış,
ayaklandırmamış olsa bile yarın uyandırmayacagını, ayaklandırmayacagını kim
garanti edebilir. Bugün kuzu kuzu dagılan kalabalıklar yarın kurt sürüsü gibi
geri gelebilir. Korkuyoruz ve uygun bir zamanda, eger hala aramızdaysa,
düşüncesini açıklayanı tepeliyoruz. Böyle saçma sapan düşünceleri olan
kimselerin yurt dışına kaçmalarını da engellemek lazım; bunlar ülkemizin
bankalarını boşaltıp servet götürenlere benzemiyorlar; servet nihayet
becerebilirlerse oralarda da servetlerine servet katar; yaşar giderler. Ama
düşünce öyle mi; düşünene zarar verdigi gibi, gurbet ellerde sahibinin bir
işine de yaramaz; gittigi yerde düşüncesiyle kaç kişi karnını doyurabilir?!
*
Eskilerden, aglanacak halimize hem kendi gülen hem bizi güldüren bir
Aziz Nesin çıkmıştı. Gülmeyi sevenler kendisini çok severdi. Sevmeyenleri de
vardı. Güldürdügü için aglamayı unutmuş geçinip gidiyorduk. Çok düşünce suçu
işleyenlerden biri de oydu. Yazdıklarını okuyanlara iyi gözle bakılmazdı.
Defalarca, komünist oldugu; vatan haini oldugu söylendi; sonunda hayır
işleriyle ugraşan bir vakıf kurup aramızdan ayrıldı. O zamanlar gençtim; suç
işlemeye yatkındım; yazdıklarını okumaya bayılırdım. Hikayelerini okudugum için
cezalandırılmayı hakkedenlerden biriydim. Nasıl olduysa her yakalanışımda bir
şekilde paçayı kurtardım. Beni cezalandırmayan ve böylece vatan ve millet
sevgimi dumura ugratmayan büyüklerime minnettarım. Nur içinde yatsınlar.
*
Son zamanlarda gözü yaşlı bir hoca efendi çıktı; televizyonlara çıkar;
aglanacak halimize hem kendisi aglar hem bizi aglatırdı. Aglamayı sevenler
kendisini çok severdi. Sevmeyenleri de vardı. Bunun düşünce suçu
işleyebilecegini dogrusu ne sevenleri ne de sevmeyenleri hiç aklımızdan
geçirmezdik. Zenginlere okul, üniversite açmalarını tavsiye ederdi. Bütün
kötülüklerin, düşmanlıkların cehaletten kaynaklandıgını söylerdi. Devlet
büyükleriyle de güzel ilişkileri vardı. Söylentiye göre çok laikti; papazlarla;
hahamlarla arası Mevlana’yı aratmayacak kadar çok iyiydi. Ne oldu, ne bitti;
birden, anlayamadık; Devlet’in elindeki devleti ele geçirme niyetinde oldugu
anlaşıldı ve vatan haini oldu; hakkında davalar açıldı; ne yazmışsa kitapları
yasaklandı; kaçtı gitti diyorlar. Artık genç degildim; suç işlemeyi
sevmiyordum; suç işlememek için ben okumadım ama; fakülte disiplin kurulunda
görev aldıgım sıralarda, bu hoca efendinin kitaplarından birini dolabında
yakalatan ögrencilerden birini, Devlet’in selameti için oy çokluguyla
üniversiteden uzaklaştırdıgımızı hatırlıyorum. Çocuk şimdi bu davranışımızdan
dolayı devletimize ve bize kim bilir ne kadar minnettardır; vatan ve millet
sevgisi de kim bilir ne kadar artmıştır (?!). Hoca efendinin şimdi Amerika’da
oldugu söyleniyor. Bakalım sonu nasıl olacak.
*
Nereden çıktı bu İnternet;
çuval degil ki agzını büzelim.
*
“Eyvah bu baziçede bizler yine yandık
Zira ki ziyan ortada bilmem ne kazandık.”
(Ziya Paşa)
*
Şimdi, bir de İnternet başımıza bela oldu. Yasaklıyacagız,
yasaklayamıyoruz; yerden kabloları kesseniz, havadan giriyor mübarek; İnternet
teknolojisini geliştirenler yasaklamayı ön görmemişler. Yazık ki ne yazık. Hani
bir bilen olsa, yine borç harç edip parayı bastırıp teknolojiyi alacagız. Dünya
site çökerticileriyle boguşurken; biz neredeyse ilan verip site çökerticisi
arayacagız. Bu konuda bir teklifim var ama, işe yarayacagını sanmıyorum.
Bilgisayar sahibi olmayı, silah sahibi olmakta oldugu gibi, ruhsata baglayalım
diyorum. Öyle kötü düşünceli, terbiyesiz kimseleri bilgisayarların başına
oturtmayalım. Ama bilgisayarlar da gittikçe küçüldü; mızrak hala çuvala
sıgmıyor ama onlar cebe bile sıgıyor; ruhsatsız kullanıcıları nasıl
yakalayacagız. Silahın yine arada sırada sesi çıkıyor, bilgisayar ise sessiz
sedasız çalışıyor. İşimiz zor; İnternet çok muzır; İnternet sayesinde bizi
leyleklerin getirmedigini ögrenmeyen kalmadı. Üstelik büyüklerimiz hakkında, iç
ve dış politikamız hakkında çok saygısız, çok ayıp, çok terbiyesiz bilgiler
yayan, iftiralar atan siteler var. Cumhuriyetimizle alay ediyorlar; güya
bizimki cumhuriyet degilmiş de —ne demekse— “bilmem ne oligarşisi” imiş. Diktayı demokrasi sanıyormuşuz. Laik olmaktan
devletin buyurdugu şekilde inanç sahibi olmayı anlıyormuşuz. Hukuk devleti
degil de “guguk” devletiymişiz.
Daha neler neler. Söylemek istemiyorum ama senin için de iyi şeyler
yazmıyorlar. Bütün bunları okudukça kuduruyorum; kudurdukça kınama elmekleri
yollamaktan başka elimden bir şey gelmiyor. Bir de İnternet kurtları türemiş;
bu siteleri arayıp buluyorlar; bulmakla kalmayıp bir çırpıda bilgisayar başında
olan herkesi haberdar ediyorlar. Onlara da çok kızıyorum; bari beni haberdar
etmesinler. Başa çıkmak zor vallahi. Senin zamanında çıkarılan 3222 sayılı
telsiz kanununu güç bela kaldırmasaydık bile bugün bir işe yarayacagını
sanmıyorum. Ama şu sıralarda, büyüklerimiz onu aratmayacak bir kanunu çıkarmaya
çalışıyorlar. Radyo, televizyon yayınları beni ırgalamıyor; radyonun da,
televizyonun da dügmesi var; sevmedigim terbiyemi bozacak bir şey olursa
kapatıyorum ya da başka yere geçiyorum. Gazete bile okumuyorum artık; ahlakım
bozulmasın diye “yalan haber alma” hakkımdan vaz geçtim.
Gereksiz yere paramı da savurmamış oluyorum. Radyoyu da, televizyonu da,
gazeteyi de meraklıları düşünsün. Ya bu İnternet ne olacak; en azından biz
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları olarak İnternet’te site açmakta zorlanacagız.
Dışarıdaki dostlarımız, düşmanlarımız aleyhimizde siteler açacak; bize
veryansın edecekler; biz lehimizde site açamayacagız; degil saldırmak,
kendimizi savunamayacagız bile. Olsa ki sitemizi, web sayfamızı, haşa
huzurundan, gavurlar gibi saatte bir yenilemek istesek, diyorlar ki, önce
sayfanın basılı bilmem kaç kopyasını savcılıga götürecegiz; yayımlanabilir
olurunu alacagız; sonra gelip yasal bir şekilde sayfamızı ziyarete açacagız.
Ülkemiz şartlarında bu kadar işlemin bir saat degil ortalama bir yıl aldıgını
bilmeyen yoktur sanıyorum. Hepimiz güncelligi olmayan bir sitenin açılsa da bir
işe yaramadıgını biliyoruz; “bilmemek bilmekten iyidir” deyip böylece çogumuz site açmaktan da vaz
geçecegiz. Güzel bir çözüm de; içerde açılmış olanları tepelemek kolay; ya yurt
dışında açılan siteleri ne yapacagız. Bazen kim, ne olduklarını bilmedigimiz
bazı yaramazlar adımızı sanımızı kullanıp siteler açıyorlar; agzımızdan
çıkmamış sözleri çıkmış gibi yazıyorlar; ayıptır söylemesi montajlayıp cıbıldak
resimlerimizi bile koyuyorlar. Artık eskiden oldugu gibi “it ürür, kervan
yürür” de diyemiyoruz; bugünkü
örfümüze göre it ürüdü mü kervanın durması ve kendini yerden yere vurması
gerekiyor. “Ayinesi laftır kişinin işe bakılmaz” misali toplumumuz lafa, dedikoduya daha çok
inanıyor; safsatalara gerçeklerden daha çok önem veriyor; bütün yaptıgımız iyi
işler bir anda sıfırlanıyor. Bu kötü niyetli sitelerle halimiz ne olacak. Bütün
iletişim sıkıntımızı çözmek için, acaba, Türkiye’yi çelik bir tavanın altına
almak mümkün mü?! Başımızı kuma gömmek için yere vuruyoruz; şansımız da yok;
şansa bak; yer beton çıkıyor. “Her yer karanlık ama pür nur o mevki”; her yer BBG (bi bi ci) “biri bizi gözetliyor” oldu çünkü. Başımızı yine de bir kum yıgını bulup
gömmekten başka çaremiz de yok gibi geliyor bana.
*
Emirle demirleri kesmek istedik;
sanırım, sonunda kesilen biz olduk.
*
“Tatlı dilli
Karanfilli
Alımlı, çalımlı
Canım cicim Mualla
Oh, oh, ne ala”
(Mehmed Kemal)
*
Senden sonra, senin bilmedigin “iti ite kırdırma” diye bir yöntem geliştirmiştik. Gerçi “it itin
ayagına basmaz” ama, belki, bizim
gibi bir akılsızlık edip “it iti kırar” diye düşünmüştük. Çetelerin kurulmasına önce göz yumuyor, hatta
rivayet o ki el altından derin devlet
destegi bile veriyormuşuz; bunlar güçlenip birbirlerini boguyorlar;
birbirleriyle işleri bir şekilde bitince bu defa dönüp bizi bir kaşık suda
bogmaya kalkıyorlar. Bunu düşünememiştik. Başkaları da var. Bunların çogunun
başı ayagı nerede bilemiyoruz. Ama, son PKK diye biri vardı; hala da var oldugu
söyleniyor. Adını degiştirip yeni bir siyasi parti olacakmış. Onun bize soracak
hali; bizim de ona olmasın diyecek halimiz yok; olsun bakalım. Bizi yıllarca
ugraştırdı; binlerce evladımızı, vatandaşımızı ‘şehit’ etti; zor bela başını
ele geçirdik; büyük masraflar edip dünyanın gözü önünde saygıyla, canını
incitmeden yargıladık; hüküm giydi. Şimdi hükmü infaz edemiyoruz. Yanlarında
yer aldıgımız dost devletler karşı çıkıyor. Bu terörist başına sagladıgımız can
güvenligini, yemin ederim, şimdiki devlet başkanımıza, başbakanımıza
bile saglamış degiliz. Yine de kimseye begendiremiyoruz. İkide bir heyetler
yolluyorlar; insan haklarına aykırı bir davranışta bulunup bulunmadıgımızı
inceliyorlar. Eksiklerimizi bulup tamamlamamızı emrediyorlar. Elimizden geleni
yapmaya çalışıyoruz. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de başımızda Demokles’in
kılıcı; dava açan eger Türklere, Türkiye’ye, Türkiyelilere bir zarar vermeyi
garantiliyorsa kazanıyor. Belki Apo’yu da beraat ettirip bizi tazminat ödemeye
mahkum ederler. Hayır, salıversek, can güvenligini saglamak başımıza ayrı bir
dert olacak. Herifin, özür dilerim, başına kazara bir iş gelse, işin yoksa
ayıkla pirincin taşını. Halbuki, biz, bir zamanlar, nice padişahlar, vezirler,
başbakanlar, bakanlar halletmiş; devletler kurmuş, devletler yıkmış bir
milletin ahfadıyız (torunlarıyız). Bir de sag kolu Şemdin Sapık mı vardı. Adını
yanlış yazdımsa yine özür dilerim. Onu da ele geçirmiştik; televizyonda
kendisini almaya gelen helikopterimize dogru koşuşunu hiç unutamıyorum. Sanki
bir dakika geç kalsa eglenceyi kaçıracak. Onu da bir ara çıkardıgımız af
yasalarından nasıl yararlandıracagımızı tartışıyorduk; unuttuk gitti.
Bilmiyorum; şimdi çıkmış belki de işini gücünü kurmuştur. Bu günlerde, Apo’nun
sol kolunu da İran’dan istiyoruz; İran’ın aklı varsa, elindeyse verir; zaten
sanıyorum bu sol kolun kendisi de gelmek için can atıyordur; nasıl olsa kötü
bir şey yapacagımız yok; alır biz bakarız. İran yönetimi de böylece hem kendisi
için gereksiz bir bogazdan hem de bizim sonu bir yere çıkmayan esip
savurmamızdan kurtulur. Boşuna başını agrıtmaz. Zaten İran her halde farkında;
Amerikalı dostlarımız şu sıralarda, belki Filistin’in işi bittikten sonra,
Kore’ye ve Irak’a oldugu kadar ona da bir iyilik düşünüyorlar. Böylece, İran;
bize de; —biz, şimdilik sıranın bir gün bir bahane ile bize de gelebilecegini
hiç düşünmemenin rahatlıgı içinde uyuklarken— sevinç çıglıkları atarak bir “oh” deme fırsatı vermemiş olur. Hem, günümüzde, “ölmüş
eşek kurttan korkmaz” mantıgıyla
hareket etmenin de bir anlamı kalmadı dogrusu.
*
Güçlü zaten vurur yumrugu kendini korur;
kanunlar güçsüzü korumak için degil mi?
*
“Deniz yırtılır kimi zaman
Bilmezsiniz kim diker
Ben dikerim”
(Orhan Veli)
*
Her halde çok zayıf ve tutarsız oldukları
için olsa gerek, devletimizi, milli ve manevi degerlerimizi kötü sözlerden,
dedikodulardan korumak için kanunlarımız var; senin için de böyle bir kanunumuz
var. Ama terbiyesizlerle başa çıkamıyoruz; biraz zorladık mı deli raporu alıp,
yine bildiklerini okuyorlar. Milletimiz de delileri konuşturmayı akıllılara
tercih ediyor galiba. Medyamız, reyting ugruna, bunların yaptıklarını,
inandırmak istercesine dönüp dönüp yayımlıyor. Korkarım, sonunda, akıllı
geçinen bizleri de deli olmaya heveslendirecekler.
*
Çok denedik;
zorla güzellik olmuyor.
*
“Salını salını nere gidersiz
Demokrasi degil maksadız
Alay edersiz”
(Mehmed Kemal)
*
Saygıdeger medyamızı ve saygın köşe yazarlarımızı en çok sevindiren olayların
başında parti kapatma ve çeşitli yasaklama kararları gelir. Eksik olmasınlar;
sevinçlerine bizleri de ortak etmek için ellerinden geleni artlarına koymazlar.
Sayelerinde, hemen “her gün, bize bayram” olur. Dünyaca bilindigi gibi, “sevmek bir ömür sürer; sevişmek bir
dakika” misali, her anlamıyla parti,
klüp, dernek (...) kurmayı çok severiz; ülkemizde parti kurmak çok kolay;
devlete sorulmadan illegal kurulmuş olanlarını degil ama, devlete sorulup legal
kurulmuş olanlarını ihtilallerle, mahkeme kararlarıyla kapatmak daha da
kolaydır. Seçimle iktidara gelmiş partiyi bile kapatabiliyoruz; adını
yasaklıyoruz, liderlerini bir şekilde kanunlaştırdıgımız kendi deger
yargılarımızla politikadan uzaklaştırıyor; hapse atıyor; hatta idama mahkum
ediyoruz, ama hoşumuza gitmeyen fikirleri hiç beklemedigimiz bir şekilde yeni
liderlerle daha radikal olarak karşımıza çıkıyor. Bu patavatsız politikacıları
mahkum ettiren / eden saygı deger savcılarımızın, hakimlerimizin adları
unutuluyor; bu hükümlülerin adları milletimizin aklına kazılıp kalıyor. Bu
partiler niye kuruluyor; niye taraftar buluyor; bunları araştırmak, bunlardan
ders çıkarmak diye bir şey bilmiyoruz. Fikre karşı daha akli bir fikir
üretmedikçe, halkımızın gözünü ve gönlünü doyurmadıkça, yasaklarla bir yere
gidilemeyecegini hala ögrenmiş degiliz. Demokrasinin neresinde oldugumuzu
soranları demokratik bir şekilde demokrasinin altı metrekaresine kapatıyor;
medyamızla birlikte seviniyoruz. Sevinçler bölüşüldükçe çogalır; üzüntüler
bölüşüldükçe azalır. Bütün bunları Devlet’in elindeki devleti korumak için
yaptıgımızı düşünüyoruz. Eh, devlete borcumuz; devlet de bizim elinden geldigi
kadar canımızı, varsa malımızı, özellikle de ahlakımızı korumaya çalışıyor.
Yanlış ve işe yaramaz şeyler ögrenmemizi önlüyor. Çagımızda, milletin
korumadıgı, sahip çıkmadıgı devletin devlet olmadıgını hala anlamış degiliz.
Ülkemizde seçimle gelenler seçimle gitmedikçe devletimizin ayakta durması gün
geçtikçe zorlaşmaktadır. Öte yandan kötü ve hoşumuza gitmeyen fikirleri üreten
ve sergileyen yukarıda sözünü ettigim partilerin kurulmasını, seçimlere
girmesini, hatta adaylarının seçilmesini de devletimizin bekası için engellemek
gerekmektedir. Bu partilerin kurulmalarını önlemek, bir şekilde kurulmuşlarsa
adaylarının seçilme haklarını yasalara uygun bir şekilde ellerinden almak vy bu
partileri kapatmak yerine, bunlara oy verebilecek olanların seçme haklarını
çıkaracagımız uygun yasalarla ellerinden almak mümkün degil midir? Gördügüm
kadarıyla bu tür partilere oy verenler genelde toplumumuzun egitim, ögretim
görme şansını elde edememiş seçmek ve seçilmekten anlamayan çaresiz yoksul
kesiminden gelmektedir. Bunların çogunun, partileri kapatıldıktan sonra lider
kadrolarının başvurusuyla başımıza işler açan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi
diye bir mahkeme oldugundan bile haberleri yoktur. Seçmen olabilmek için
yüklüce bir vergi ödeme barajını koyarak bu tür partilerin kurulmasını,
kurulmuşlarsa sandıktan çıkmalarını engelleme yöntemiyle bu sorunun
çözülebilecegini düşünüyorum. Böylece yatantaşlarımızı seçim sandıklarına para
cezasıyla tehdit ederek götürmek mecburiyetinde kalma utancından da kurtulmuş
oluruz. Bu, McDonald’s’ın, “ne kadar köfte o kadar ekmek” mantıgıyla seçim masraflarını düşürdügü gibi
devletimizin vergi gelirlerini de arttıracaktır. Kaç kere gördüm; sesimi
çıkaramadım. Seçmen olmanın, görülür bir şey ödemedigi için bir bedeli
oldugunun farkında olmayan bazı vatandaşlarımız, oylarını attıktan sonra sandık
başından ayrılırken “Vatandaşlık görevimizi yaptık.” diyerek degil de, etrafa alaycı bakışlar savurarak
“Hadi bakalım, bu sefer de oyumuzu attık; bilmem ne kadar lira cezadan
kurtulduk.” diyerek sevinçlerini
izhar ediyorlardı. Böylesine duyarsız, her cebimde hıyar var diyenin peşinden
bir avuç tuzla koşmaya şartlandırdıgımız vatandaşlarımızı sandık başlarına
zorla getirmektense üç tarafı denizlerle çevrili ülkemizde gönüllü olarak
plajlara kumda oynamaya göndermek şimdiki uygulamamıza göre daha cici, daha
insanca, daha demokratik ve özetle daha iyi olmaz mı?!
*
... oy oy Emine!
... ve sonrası ...
... mendil verdim eline!
*
Seçim de seçimdir bizde yani. Devlet herkesin efendisi; saga sola
yazılanlara bakmayın; egemenlik, kayıtsız şartsız Devlet’in elinde. Açıkça
söylenmese bile, Devlet, milletine güvenmediginden egemenligi güvendigi
liderlere emanet etmek için temeli ona göre atmış; seçilmişlerin ipini
kendisini korumakla görevli atanmışların eline vermiştir. Aklına esen, yuvasına
küsen bir parti kurar; kendi sözünü iki etmeyecek olanları etrafına toplar;
millet vekili olmasını istediklerini her seçim bölgesi için kendisine baglılık
vy yag çekme derecelerine göre sıraya koyar ve listesini oluşturup Devlet’in
istemediklerini ayıklaması için Yüksek Seçim Kurulu’na sunar. Bu listelerde çok
kere milletin seçmek istemedikleri yani başkana / lidere çok baglı olanlar ilk
sıralarda, seçmek istedikleri yani vatana ve millete çok baglı olanlar da son
sıralarda yer alır. Lider yani Parti başkanı, evde baba, okulda hoca, orduda
komutan neyse, partide de odur; dedigi dediktir; sözünden çıkmak eşekliktir;
yularsız, semersiz gezmek demektir; böyle yularsız ve semersiz gezenler derhal
tepelenir; sokaga atılır. Liderlerin çogu, ölüm ayırmadıkça, liderlikten daha
iyi bir yer kapmadıkça, ya da kazara kovulmadıkça vy kovulmaya ramak kala
kaçmak zorunda kalmadıkça partilerinin başından ayrılmazlar. Padişahtırlar;
çogunun açık vy gizli, ölümlerinden sonra yerine geçecek bir veliahdı vardır;
veliahdı bulunmayanlar kınanır; bunların liderliklerine kuşkuyla bakılır.
Gelelim seçime, önce, alışıldıgı üzere, liderler vy liderinin icazet verdigi
adaylar tarafından “tencere dibin kara; seninki benden kara” nutukları atılır; bütün kirli ve kirletilmeye hazır
temiz çamaşırlar ortaya dökülür; seçmenlere olmayacak vaatlerde bulunulur ve
vakit saat tamam sandık başına gidilir. Yine, her seçimde oldugu gibi, millet
seçmek istedikleri seçilsin diye önce seçmek istemediklerini seçmek zorunda
bırakılmıştır. Çok yerde de seçmek istediklerini seçmeyi başaramaz. Oyların
çogunun kötünün iyisini seçmek için verildigi söylenir. Seçimden sonra, çok
kere işi kıvırmayı beceren parti başkanları millet vekili adaylarından tay
durmayı beceren kullarıyla birlikte mecliste yerlerini alırlar. Böylece
seçilmişler anlaşılmaz bir tekerlemeye dönüştürdükleri yemin metnini sırayla
zar zor okuyarak millet vekili olurlar. Artık dogal olarak millet unutulmuş,
başkanların kaprisleri ön plana çıkmış, yani özetle boguşma zamanı gelmiştir.
Ne hikmetse en çok mebusu olan partinin başkanına başbakan gözüyle bakılır.
Adam kör müdür, topal mıdır dert degil. Mecliste kimse kendi padişahı yani
kendisini oraya getiren lideri dışında kimseyi hatta meclis başkanını bile
dogru dürüst dinlemez; tartışmalar yavan, liderin kararı grup kararıdır; parti
mensupları oylarını bu dogrultuda kullanmak zorundadır. Erken seçim istegi daha
ilk günden başlar; karşılıklı sine-i millet’e dönme palavraları savrulur; haylarla, huylarla,
bagırıp çagırmalarla, hıyar çalmak için tarlaya gider gibi evden kaçmalarla,
yolunu yitirmiş kuşlar gibi yuvaya dönmelerle meclisi bu hale getiren seçim
kanununa dokunulmadan bir dahaki erken seçime vy bazen kahraman ordumuzun bir
şekilde müdahalesine hatta ihtilal yaparak yönetime el koymasına kadar gidilir.
Aslında seçim şeklini belirleyen kanunların nedeni, niçini açıkça belli
olmadıgı gibi diger çıkarılan kanunların da çok kere nedeni, niçini açıkça
belli degildir. Hepsi ben yaptım oldu’ya ve parmak hesabına dayandırılır. İnsan
hakları, millet menfaati gibi ideal amaçları güven altına almak için
oluşturulmuş engeller de adeta kalbur gibidir. Bu yüzden, yönetilenler,
yönetenlerin mantıgını anlamadıkları için kanunlara uymakta da zorlanırlar.
*
Bir başka eglenceli seçim yöntemi de devlet üniversitelerinde
uyguladıgımız rektör seçimi yöntemidir. Devlet üniversite ögretim üyelerine
güvenmez. Aslında rektörleri de valiler gibi atasa kimsenin gıkı çıkmayacaktır
ya. Her üniversitede, ögretim üyelerine altı tane rektör aday adayı seçtirir.
YÖK bu altı aday adayı arasından üç rektör adayı seçer. Devlet başkanımızda bu
üç adaydan birini rektör atar. Bazı üniversitelerimizde, niye altı tane de on
iki tane degil sorusunu sormaktan ve olacagı önceden kestirmekten aciz, bu
seçim yöntemini içlerine sindiren ögretim üyeleri, sonuçta kendi istedikleri
rektör seçilemeyince, seçimi içlerine sindiremedikleri için seçimden önce
atacakları, uzaktan bakınca kendilerine palyaço kalabalıgı görünümünü veren
allı pullu sırmalı şeritlerle süslenmiş kara cüppelerini, ne hikmetse, seçimden
sonra senin önüne atarak onurlarını kurtardıklarını sanırlar. Böylece, daha
yakından bakıldıgında, cüppelerin içinin hiçbir zaman dolu olmadıgı da
anlaşılmış olur.
*
Daha bunlar gibi nice akıl almaz seçme, yerleştirme, oylama ve
denetleme yöntemlerimiz vardır. Söz gelişi, üniversitelerimizde, mantıgı
anlaşılmayan ayrıcalık ve engellerle donatılmış bir ögrenci seçme ve
yerleştirme yöntemiyle, birkaç saatlik çoktan seçmeli bir test sınavıyla,
kendilerine soruldugunda “puanım tuttu; geldim” diyen ögrencilerini alırlar. Sonuçta, kan görmekten
korkanları cerrah; elektrik kablosuyla çamaşır ipini ayıramayanları elektrik,
çamurla çimentoyu ayıramayanları inşaat mühendisi; konuşma engellileri avukat,
hakim, savcı, ögretmen; görme engellileri resim hocası, işitme engellileri
opera sanatçısı (...) yapmak için aflar çıkararak, haklar vererek ugraşır
dururuz.
*
Acaba Devlet biraz milletine güvense; bu ve diger zırvanın zirvesi
saçma seçme sistemlerini daha basit ve anlaşılır şekle koymanın imkanlarını
hazırlasa çok mu zor olur; yoksa Devlet, kayıtsız şartsız elinde tuttugu
egemenligi milletine çok mu kaptırmış olur?!.
*
İnsanın,
ilgili oldugu dinin din adamlarına bile
inanmasını şart koşmayan
Laiklik,
devletin öngördügü inanç sistemine inanmayı
nasıl şart koşar?!
*
“la-ikrahe fi-d-din ( = dinde zorlama yoktur.).”
(Kur’an)
*
“Beşerin böyle dalaletleri var;
Putunu kendi yapar, kendi tapar.”
(Tevfik Fikret (?))
*
İsrail gibi, Vatikan gibi, Yunanistan gibi, İran gibi, Suudi Arabistan
gibi din ve ‘şeriat’ devletleri için bir şey diyemiyorum. Bunlar zaten din
konusunda ne olduklarını saklamıyorlar. Ama biz dinle devlet işlerini birbirinden
ayırdıgımızı, laik oldugumuzu söylüyoruz. Garip bir laiklik anlayışımız var.
Acaba bizim gibi laik oldugunu söyleyen kaç ülkede böyle?! Başta, bütün inanç,
din ve mezheplere eşit uzaklıkta olması gereken devlet, din ve mezhep ayırımı
yapmış; çogunlugun mezhebi diyerek burada adını vermedigim İslamiyet’in
kendince uygun gördügü bir mezhebini ilgi alanının merkezine yerleştirmiş. Bu
mezhebe göre din işleri devlet tarafından tahsis edilen bütçe ile devlet
tarafından yönetiliyor. Din egitimi sanki bir “tevhid-i din” anlayışıyla devlet tarafından veriliyor. Devletin
okullarında din dersleri ve kadrolu din dersi ögretmenleri var. Üstüne üstlük,
Devletin, yönetici ve ögretmenlerinin maaşları devlet tarafından ödenen imam-hatip
okulları da var; sanki birileri,
birileri “arka bahçe” yapsın diye
açmış. Bazıları Devletin, papaz, haham okulları da açmasını bekliyor ama
boşuna. Din adamlarının önemli bir kesimi maaşlarını devletten alan devletin
kadrolu memuru. Hacca, devletin ön gördügü şekilde, bir milli takım
görünümünde, devletin özel Türk bayragı rozetli üniforması giyilerek gidiliyor.
Hacılar bile neredeyse hac müddetince devletin birer memuru gibi. Orada ne
yaptıkları, ne konuştukları hep kayda alınıyor; sicillerine işleniyor.
Terbiyesizlik edenlerin dönüşte defterlerini dürüyoruz. Devlet radyo ve
televizyonlarında dini bayramlar, kandiller kutlanıyor; din ve ahlak
programları var. Muhakkak ceketli, kravatlı, zaman zaman takkeli devlet memuru
din adamlarımız cami mihraplarının önünde yarım halka çevirip, diz çöküp koro
halinde “Sordum sarı çiçege ...”
ilahisini okuyorlar. Agızlarına saglık. Hoşumuza da gidiyor yani. Devlet,
neredeyse ahretteki işlemlere de karışacak kadar dinin içinde. Bir “endüljans” satmadıgı kalmış. Devlet’in “Cennet”te yerlerini ayırttıgı “şehit”leri, “gazi”leri,
bir de “Cehennem”e yolladıgı “niyazi”leri var. Camilerde, şehitler için “mevlit”ler, “hatim”ler
okutuluyor; gaziler için saglık ve afiyet duaları ettiriliyor. Meydanlarda, sloganlarla,
niyazilerin, bu dünyada oldugu gibi öbür dünyada da lanetlenecegi resmi
kayıtlara geçirtiliyor… Kütüklerimizde; daha biz dogmadan, kan ve doku grubumuz
belli olmadan; degil, dilin, dinin ne oldugunu anlayacak, bilecek çagımıza
gelmeyi beklemek; daha adımız konulmadan; dinimiz, mezhebimiz nüfus
cüzdanlarımıza da yazılmak üzere devlet tarafından kayda alınmıştır. Görünür
bir zorlama yok ama, zekatlar, fitreler için muhtarlar zarf dagıtıp topluyor;
kurbanlar, kurban derileri makbuz karşılıgı devlet kurumları için toplanıyor.
Bütün bunlarla ilgilenen Diyanet İşleri, Başbakanlıga baglı; başbakan
politikacı; politikacı partili; partiler iktidara gelmek istiyor. Şimdi
politikacı dini nasıl siyasete karıştırmaz?! Ezanın nasıl okunacagı; namazın
nasıl kılınacagı; orucun nasıl tutulacagı, hacca nasıl gidilecegi; zekatın,
fitrenin, kurbanların, kurban derilerinin kimlere, hangi kurumlara verilecegi,
cuma ve bayram hutbelerinin konuları, neyin helal, neyin haram oldugu; din
görevlilerinin ücretlerinin iyileştirilmesi; neyin giyilebilecegi, neyin
çıkarılabilecegi; hangi işlerin aç karnına, hangi işlerin tok karnına
yapılacagı ve bunlar gibi daha nice nice dünya-ahiret işleri nasıl seçim
meydanlarında dile getirilmez. Birbiriyle ve hatta devletle zıtlaşan bütün
kesimlerin oyunu isteyen politikacı nasıl seçmeni olacak tarikat, dernek, vakıf
şeyhlerinden, dedelerinden, hocalarından, yöneticilerinden, mensuplarından uzak
durabilir?! Nasıl onlara vaatlerde bulunamaz. Din-devlet ilişkisi konusunda
sorulan soruları seçilmek isteyen politikacı nasıl bilmiyorum, ilgilenmiyorum
diye cahilce ifadelerle cevaplandırabilir?! Dogru söylese bir dert, yalan
söylese ayrı bir dert. Kimseye inanmayan kimseler, kendilerine inanılmasını
istiyorlar. Yalancılar, takiyeciler, birbirlerini yalancılıkla, takiye yapmakla
suçluyorlar.
*
Kime güvenecegiz.
*
“Bir denizanası gibi umut
Ta suların ortasında
Açılır kapanır
Kapanır açılır”
(Can Yücel)
*
Adam, nasıl ülkesinde komünist partiler, Hıristiyan partiler, ırkçı
partiler, ideoloji, din, etnik kimlik partileri kurulmasına, bu partilerin
mensuplarının meydanlara, televizyonlara, radyolara çıkıp alışılmışın dışında
ileri geri laflar ederek halkın oyunu istemesine müsaade ediyor; onların
partileri bölücü olmuyor da bizimkiler nasıl ve neden bölücü, yıkıcı oluyor;
aklım almıyor. Biz dünya ve ahret işlerimizi partilere oldugu kadar, dernek ve
vakıflara da emanet edemiyoruz. Çok tehlikeli. Dedikodulara ve haklarında
açılan kapatma davalarına bakarsak bunlar da ya dış güçlerle ya iç güçlerle
işbirligi edip bölücü ve yıkıcı oluyorlar. Ya Devlet’in elindeki devleti
yıkmaya ya da Devlet’in elinden devleti almaya kalkıyorlar. Bir tane iyi
niyetli konut kooperatifi bile kurup yaşatmak mümkün olmuyor; er geç bir
pisligi çıkıyor. Nedense hepimiz kötü ve art niyetliyiz. Artık kişisel olarak
bile açların karnını doyurmaktan, çıplakları giydirmekten korkar olduk. Hatta
yolda bayılıp düşmüş birisine rastlasak degil bir yudum su vermek, yanına
yaklaşmaktan korkuyoruz; kötü ve art niyetli bir kimse olur, başımıza olmadık
işleri açar; iki dakikalık bir gafletimiz bizi bir ömür boyu etkisinden
kurtulamayacagımız yardım ve yatakçılıktan içeri sokar. Bize ne; devlet
doyursun, devlet giydirsin, su verilecekse devlet versin, hastahaneye
götürülecekse devlet götürsün. Kime, neye inanacagımızı şaşırdık. “Alemi
nasıl bilirsin; kendin gibi” sözü ne
kadar dogru?!
*
Ne ölçüde medeniyiz.
*
“Şahane çıplaksın
Güzelim
Giyin de görelim”
(Celal Vardar)
*
Medeni kanunumuz eş sayısını birle sınırlamış. Kim dinler; alan memnun,
veren memnun; fukara ve avamdan olanlar “imam nikahı yaptım” deyip eş sayısını arttırıyor; zengin ve havastan
olanların, canları çekerse çektigi kadar metresi, jigolosu oluyor. Devlet de
hangi ihtiyaca binaen yapılmışsa kanunu, kanununu korumak için ihbar olmadıkça
gidip yatak odalarına giremiyor. Kazara yakayı ele verenler de, yoksul ve
avamdan kimselerse, erkek hapishaneye, kadın geneleve; zengin ve havastan olan
kimselerse erkek de kadın da “tele vole”ye. Saygın, dokunulmaz ve orun sahibi büyüklerimizin bu yollu işlerinin
teşhir edilmesi, yazılıp çizilmesi ise, anladıgıma göre, devletin selameti için
kanunlarla yasaklanmış. Olay hemen örtbas edilir ve dil uzatanların dilleri
anında kesilir; televizyonları, radyoları kapatılır; gazeteleri, dergileri,
kitapları toplattırılır; sanıklar derdest edilip şiddetle cezalandırılır.
Öteden beri, falakaya yıkıla yıkıla, daha nice nice yolsuzluk, rüşvet gibi
karanlık işler arasında böyle işlerin de “agaya beleş” oldugunu kanıksamışızdır. Hem zaten, küçüklerin
büyüklerin işlerine karışması, onların suç sayılacak, ayıplanacak taraflarını
ortaya çıkarmak için, daha büyük olduklarını sanan haddini bilmezler tarafından
başlatılmış işlere elkatmış
olmaları, yarım yamalak sezinlemeleriyle tantana çıkarmaları törelerimize de uymaz. Böyle haddini
aşmış olanların hali arı kovanına çomak sokan yaramaz çocukların halinden beter
olur.
*
Kadınlar hala ikinci sınıf vatandaş; ‘cennet’i de çoktan anaların
ayagının altından alıp mafya babalarına teslim ettik. Biz erkek milletiz,
erkek-şımarık bir milletiz, tek bir işimizle övünüyoruz; gücümüz, güçsüzlere,
kadınlara, çocuklara yetiyor. Başka bir şey yapma imkanı bulamadıgımız için
olsa gerek, yarı aç yarı tok yiyip içip çocuk yapıyoruz. Nüfusumuz artıyor;
yeteri kadar okul, egitim kurumu, yurt yapamıyoruz; ögretmen, egitici
bulamıyoruz; bulsak da egitimden ne anladıgımızı, ne okutturacagımızı, ne
ögrettirecegimizi bir karara baglamış degiliz. Egitim sistemimiz yaz-boz
tahtasına döndü. “Tevhid-i tedrisat”
yüzünden millete de “başınızın çaresine bakın” diyemiyoruz; olur ya, devlet anlayışımıza ters düşen
bir şeyler ögrenir, ahlaksızlar ahlaklı Devleti ele geçirirler. Korkuyoruz.
Zaten hayır sahipleri de, söylentilere göre, fırsat bulunca okul adı altında
yurtta, yurt dışında “şeriat”
yuvaları, yurtları —ne demekse— yapıyorlarmış. Bol bol hapishane yapıyoruz; bu
daha iyi; A, B, C, D, E, son olarak F tipi. Bilmiyorum başka var mı? Bunların
en kötüsü, yurdumun birçok namuslu insanının oturmak mecburiyetinde kaldıgı
evden, çadırdan, köprü altından, apartman boşlugundan, kaldırımdan, agaç
altından, mukavva kulübeden, magaradan daha konforlu. En azından hepsinin,
tuvaleti, suyu, elektirigi, ısıtma düzeni var; en az üç ögün yemegi var;
hepsinden önemlisi haddini bilenlere can güvenligi de var. Ama kimseye begendiremiyoruz.
*
Neden bazıları terörist oluyor
ve
terör
niçin durmuyor?
*
“Yerden göge küp dizseler,
Birbirine berkitseler,
En alttakini çekseler,
Seyr eyle sen gümbürtüyü.”
(Anonim (?!))
*
Tarafların, “‘şehid’imizin kanını yerde bırakmayacagız … bu kan yerde
kalamaz … kana kan isteriz …” diyerek
karşılıklı, sonu gelmez “kan davası”na dönüştürdügü Terörden çok çektik ve hala da çekiyoruz. Bu
olayların, ne zaman ve nasıl başladıgını ya da başlatıldıgını çoktan unutmuşuz
bile. İki taraf olarak da, başımıza bu işi açan asıl konuyu, olayın içyüzünü, özünü
aklımıza getirip, sebep-sonuç ilişkisi kurarak daha insanca bir çözüm aramayı bir
kenara bırakmış, “o benden bir can aldı; ben de ondan iki can almalıyım” derdindeyiz. Yani ‘can’ dışında alacak verecek bir şeyimizin olup
olamayacagını düşünemez duruma gelmişiz; yıllardır elde silah, daglarda,
biribirimizin peşindeyiz…
*
Anladıgım kadarıyla terör çeteleri destegini dışarıdan alan az sayıda
maceraperest liderle onların çeşitli umutlarla çevrelerine topladıkları ‘yiyecek
aş’ı, ‘dertleşecek eş’i, ‘çalışacak iş’i, ‘barınacak yer’i
olmayan ve ‘canından başka yitirecek bir şey’i kalmamış çok sayıda yandaşlarından, fedailerinden
oluşuyor. Maceraperest liderler için yapılacak fazla bir şey oldugunu bilmiyorum.
Çünkü onlar sırtlarını dost bildigimiz ülkelere dayamışlar. Bu ülkeler bu
liderleri gözden çıkarmadıkça bu halimizle onlara pek bir şey yapabilecegimizi
sanmıyorum. Ama, bu liderleri, gençlerimizi teröre bulaşmadan önce en alt
düzeyde de olsa yiyecek aş, dertleşecek eş, çalışacak iş ve barınacak yer
sahibi yapıp önlerinde bir umut ışıgı yakarak yalnız bırakamaz mıyız? Her şey
olup bittikten sonra çıkartılacak af, pişmanlık yasası giden canları geri
getirir mi; yanan yüreklerin ateşini söndürür mü? Daha önce devletin yanında
olan yüregi yanık vatandaşları devlete küstürmez mi; daga çıkartmaz mı; yeni
bir terörist, bir canlı bomba, bir intihar komandosu yapmaz mı? Bir de devletin
begenilmeyen bazı kişisel davranışları yüzünden işten attıkları var. Bunları
belediyelerin vy özel ve özerk (?!) kuruluşların işe almaları da yasak; bir
çeşit öldürmeyip de aforoz ettigimiz bu insanlara, böylece, sizin için sadece
terör örgütlerinin kapısı açıktır; gidin bilgi ve beceriniz varsa onların
lehinde kullanın; onlara pazarlayın demek istemiyor muyuz?
*
Kimse üzerine alınmasın; soruyorum kendi kendime. Biz, kendi
sınırlarımız içinde, kışkırttıkları, destek verdikleri terörle mücadele ederken
bizi kınayan, ambargolar koyan, kazara sınırımızı birkaç adım aştıgımızda başımıza
kıyametleri kopartan, Lozan’ı unutup Sevr hayalleri kuran dostlarımız,
besledikleri terör kendilerini yakmaya başlayınca, terörle mücadeleyi, kendi
ülkelerinde degil, terör suçlusu ilan ettikleri ülkeleri işgal ederek
yapıyorlar. Girdikleri yerlerde de çok kere teröristleri degil, çoluk çocuk,
kadın, erkek, genç, ihtiyar, saglam, sakat ayırmadan sivil, masum, günahsız
halkı kırıp geçiriyorlar. Uçaklardan önce bomba, arkasından yiyecek, giyecek
paketleri, arkasından yine bomba yagdırıyorlar. Bombaların etkisini görmek için
ne kadar insanca bir davranış! Tanklarla yoksulları, yoksulların evlerini yıkıp
hurdası çıkmış arabalarını eziyorlar. Ne muhteşem görünüş; bizim tanklarımızı
ancak bunlar modernize edebilir! Biraz düşünelim. İkiz kuleleri kim çökertmiş,
Pentagon’u kim yaralamış olabilir? Afganistan’ın çöllerinde bedevi hayatı
yaşayan yerini yurdunu terk etmiş gariban Hüsameddin Ladin’in emriyle, büyük
bir teknolojiyi beyinlerine yerleştirmiş akıl almaz beceriye sahip Arap
pilotlar mı? Diyelim ki Evet. Ladin “dinsiz” mi demek?! “Bu dinsiz Hüsam’ı kim yetiştirmiş bu
guna servden bala; bu gücü kim vermiş ona bu kadar ala?” Hüsameddin’in, eger dogruysa, belki sevincini ifade
etmekten ve bir de kendi başına bomba yagdırtmaktan başka kazancı ne oldu?
Böylesine sofistike bilgilere sahip pilotlar sıradan teröristler gibi aşsız,
eşsiz, işsiz, yersiz mi kalmışlardı? Kendileri hayattan ne bekliyorlardı da
umutlarını yitirdikleri için böylesine ulaşılması zor bir sonu kendilerine
uygun gördüler? Eger bu pilotlar gerçekse, bunların ölümü kimlere ne
kazandırdı? Eger böyle sofistike bilgilere sahip başka teröristler varsa,
bunlar hemen Amerika’dan kaçıp bombaları tepelerine afiyetle yemek için
Afganistan’a mı koştular? Eger Afganistan’a gelmedilerse, bunlar, Amerika’da
kalıp Amerika Afganistan’la ugraşırken, hava yollarında olmasa bile bir başka
alanda işbaşı edemezler miydi? Uçaklar düşmüştür, kuleler çökmüştür, Pentagon
büyük bir yara almış; yüzlerce masum, günahsız, olup bitenlerden habersiz insan
hayatını yitirmiştir. Bunların hepsi dogru; hepsi çok üzücü, yürekleri yakan,
acısını ölünceye kadar unutamayacagımız çok acı olaylardır. Üzülelim, yanıp
tutuşalım ama düşünelim. Kimin işine geliyor terör? İnsanların birbirlerine
düşman olması; devletlerin birbirlerine düşman olması kimin işine geliyor?
Sonuçta kimin kazancı katlanıyor? Cevap: Kesinlikle kazancını silahtan
saglayanların, silah üreticilerinin ve tüccarlarının; devlet olsun, terörist
olsun; savunmada olanlar da, saldıranlar da silah tüketiyorlar, silah satın alıyorlar;
aşlarından, ekmeklerinden kesip paralarını silaha yatırıyorlar. Silah
üreticileri ve silah tüccarları nerede? Cevap: Kesinlikle işgal edilen bu
yoksul, perişan ülkelerde degil. Bu ülkelerde olsa olsa bu tüccarların düşük
bir karla çalışan hafif gerilla silahlarının dagıtıcıları bulunabilir. Silah
tüccarlarını sordum? Cevap: Silah tüccarları ambargo sıkıntısına ugrama
ihtimali olmayan yüksek teknolojiye sahip işgalci gelişmiş ülkelerde. Evet,
nükleer, biyolojik ve kimyevi her türlü kitle imha silahlarını da üretme ve
mazlum halklar üzerinde deneme tekelini elinde bulunduran ve dünyanın vy
bölgesinin polisligine soyunmuş, demokrasi savunucusu geçinen işgalci gelişmiş
ülkelerde. Ya asıl teröristler nerede? Cevap: Onlar çoktan silahların menzili
dışına çıkmış; kendilerini kışkırtan efendilerinin yeni planlarına göre hizmet
vermeye hazırlanıyorlar. Silah tüccarlarını da kınayamıyorum. Bu kadar aptal
insan; bu kadar aptal devlet adamları olunca, silah tüccarları da ne yapsın?
Araştırma-geliştirme laboratuarlarını, fabrikalarını yıkıp yerlerine Luna park
mı kursunlar?! Sayın başbakanımız nasılsa böyle bir durumu algılar gibi oldu da
dili sürçüp bu ülkelerden birisinin “soykırımı” yaptıgını agzından kaçırdı. Aman Allah kıyamet
koptu. Özür üstüne özür; kendisi diliyor, biz diliyoruz. Yazılı ve görsel
medyamız bu gafı eleştire eleştire bitiremiyor. Anlatmak mümkün degil. Onlar
soykırımı yapmıyorlar; onlar bit kırımı yapıyorlar; Musevilere yer açmak için
Müslümanları, Hıristiyanları bit gibi kırıyorlar. Yanılmıyorsam, Hitler de
Germenlere yer açmak için bir zamanlar Yahudileri, daha önce İngilizler de
beyazlara yer açmak için Afrika’da zencileri, Amerika’da Kızılderilileri bit
gibi kırmıştı. Hiroşima’ya, Nagazaki’ye atom bombası atıldıgı zaman da masum,
günahsız Japonlar degil, Japonların bitleri kırılmıştı. İkinci Dünya savaşı
sonrası Almanya’yı, Cezayir’i, Kore’yi, Vietnam’ı, Afganistan’ı, Yugoslavya’yı,
Somali’yi ve daha daha nicelerini anlatmıyorum... Birinci dünya savaşının
sonunda ülkemize giren işgal ordularının bize karşı yapmış oldukları ve
uşaklarına yaptırttıkları soykırımları unuttugunu sanmıyorum, Atam. Biz unutmuş
gibiyiz de onun için yineliyorum.
*
Terörle; başka ülkelerin iç işlerine karışmakla, başka ülkeleri
karıştırmakla, başka ülkeleri işgal etmekle, soykırımı yapmakla, kanı kanla
yıkamak’la, insanları canlarından
başka yitirecek bir şeyleri olmayan robotlar haline getirmekle mücadele
edemezsiniz. Bu yolla ancak yeni teröristlerin yetişmesine yol açarsınız; yeni
terörist ekollerinin, çetelerinin kurulmasına ortam hazırlarsınız. Hele canlı
bombaları ne kadar terörist sayabiliriz. Gerçek terörist illegal de olsa bir
şeylerin peşindedir; başardıgı zaman bir yerlere geleceginin, bir şeyler
yapacagının hayalini kurar; bu yüzden hayatta kalmak için öldürmesi gerektigine
inanır. Bir düşünelim: canlı bomba eger bir teröristse önce çetesinden
sıyrılır; çünkü bekledigi bir şey kalmamış; bütün umutları tükenmiş, hayalleri
yıkılmıştır; onun için artık ne dünya ne de çetesi vardır; sonra da bir şekilde
kendisini canından bezdirdiklerine inandıgı düşman saydıklarıyla birlikte ölüme
gitmeyi dener. Bunların çoluklarıyla çocuklarıyla akrabalarıyla birlikte
kendilerini öldüren cinnet getirmişlerden pek bir farkı olmadıgını sanıyorum.
Bunlar çok kere düşman bildikleriyle kanlarını karıştırarak kan kardeşi olarak
ölürler. Böylece, ölümü ceza sayanlar için öldürdüklerinin cezasını da
ölümleriyle çekmiş olurlar. İnsanları bu duruma düşürmeyin. Bu duruma düşen
insanların önüne ne vicdanları, ne liderleri, ne hocaları, ne yavukluları, ne
anaları, ne babaları geçebilir. Yine söylüyorum, eger gerçekten “yurd[unuz]da
sulh, cihanda sulh” istiyorsanız;
gelin; bu insanları, yerlerinden yurtlarından edeceginize, yiyecek aş,
dertleşecek eş, çalışacak iş ve barınacak yer sahibi yapıp önlerinde bir umut
ışıgı yakın. Ölüm makineleri üreteceginize; onları zavallı yoksul günahsız
insanlar üzerinde deneyeceginize, onlara iyilikte, varlıkta, bollukta örnek
olun; imkanlar saglayın. Yine saçmaladım galiba; yanlış mı düşünüyorum, Atam.
*
Devlet sevgimiz.
*
“Memleket bitti; yine bitmedi hala, sen, ben”
(Namık Kemal)
*
Yurdumuzu ziyaret eden yabancılar; yüzümüze güzel sözler söylüyorlar.
Biz de medyamız sayesinde inanıyoruz. Ama görülen şu ki, dünya bize güvenini
yitirmiş. Biz de millet olarak devletimize güvenimizi yitirmişiz. Dogrusu,
politikacılarımız, devlet adamlarımız, bürokratlarımız bizi o kadar çok aldattı
ki devlete yardımcı olmaktan korkar hale geldik. Babalarımız “Allah devlete,
millete zeval vermesin” diye dua
ederlerdi. Biz bu sözle büyüdük; hala da yanlış dogru arkasındayız. Bir
söylentiye göre devletimizin malı, mülkü, iş imkanları tek elden
denetlenemeyecek kadar çok. Denetim yetersizligi cühelanın iştahını kabartıyor.
Bugünün gençleri arasında “Devletin malı deniz; yemeyen domuz” gibi bir laf yayılmaya başladı. Devletle ilgili bir
başka üzücü söz de “Devlet alacagına şahin, verecegine karga”. Devletimiz şahin olsaydı, bu kadar iç ve dış
borcumuz olur muydu? Devletimizin iç ve dış borçları nesiller boyu ödense
bitmeyecek boyutlara ulaşmış. Vatandaşlarımızda devletimize benzemişler. “Borç
yigidin kamçısıdır” deyip onlar da
borçlanabildikleri kadar borçlanıyor; har vurup harman savuruyor, senin
kovaladıgın kargalar gibi uçuşup geri geliyorlar. Gücü yetenler büyük
masraflara girip oturdukları evlerin konforunu artırıyor; alanını genişletiyor;
sayısını çogaltıyorlar. Onları bol bol ithal malzeme ve eşya ile donatıyorlar.
Gelişmiş ülkelerle kıyaslarsak dogru dürüst yolumuz yok; büyük şehirlerimizde
park yeri bulmak zor ama, yollarımız ithal konforlu lüks arabalardan
geçilmiyor. Zenginler evleriyle, arabalarıyla özdeşleşmiş bol bol tatil
yapıyorlar. Ne yapalım, yolları, kaldırımları, sokakları da sokakta yatanlar
onarıp güzelleştirsinler. Sohbetlerimiz, futbol, şarkıcıların, türkücülerin aşkları
ve diger seviyeli (?!) ilişkileri, dedikodu üzerine kurulmuş. Sanki tarih
kitaplarında anlatılan Bizans’ın son günleri.
*
Devlet korkumuz.
*
“Kanun-i ceza acize mi has demektir.”
(Ziya Paşa)
*
Suçsuz oldugumuzu bildigimiz halde; suçlulardan daha çok;
üniformalılardan yani askerlerden, subaylardan, savcılardan, hakimlerden,
polislerden, bekçilerden, jandarmalardan, sarıklı imamlardan, jürilerdeki kara
cüppeli hocalardan, hatta lüks otel ve lokantalardaki sırmalı komilerden
korkuyoruz. Bana öyle geliyor ki, onlar da birbirlerinden korkuyor;
birbirlerine karşı içten pazarlıklı; ara sıra bir bahane ile ve özellikle
yargısız infaz yoluna başvurarak birbirlerini oyduklarını da görüyoruz. Birçok
komisyon vy kurulların kararları ise mahkeme kararlarının üstündedir; bagımsız
oldugu söylenen yargıyı bunlar baglayabilirler. Bunların insanları tuttukları
yerde kabak gibi oyabileceklerine inandırılmışız; inanıyoruz. Neden basit bir
trafik kuralına uymayan bir sürücüyü bile ihbar etmekten çekiniyoruz? Cevabı
basit: Güvenlik güçleri çok kere ihbar edeni suçluya ihbar ediyorlar. Hele bir
de bir olaya şahit oldunuz mu mahkemelerde canınız çıkıyor; düşman kazandıgınız
da cabası. İleri gidenin başına geri kalanın kıçına vuruluyor; diskoya gidip
göbek atmak da suç; tekkeye gidip hu çekmek de. Gazinoya gitmek de, camiye
gitmek de Rus ruleti oynamak kadar tehlikeli; birisi vy bir grup bir taşkınlık
etse, bir olay çıkarsa içerdesiniz; önce sanık degil kesin suçlu olarak tutuklanırsınız;
sonra, şansınız varsa sanık sandalyesine oturursunuz; bundan sonrası, sorgunuz
ne zaman biter, nasıl biter belli degil.
*
Özel sektörümüz.
“Agan çekti; hem de tek koluyla...”
diye övünenlerin sektörü.
*
“Elde altın bileziktir san’at
Ki verir ehline feyz ü rif’at.”
(Şinasi)
*
Az sayıdaki işgüzar dışında kimse bir şey üretmeyi düşünmüyor. Özel
sektörde, kişisel vy ekip oluşturup çalışanlar, sık sık devlet dayagı yemekten
kolay kolay kurtulamazlar. Devletin, bu müteşebbis münasebetsizlere, ne zaman,
ne şekilde, hangi vergiyi vuracagı, hangi yasagı koyacagı, hangi suçu
yükleyecegi; bu işgüzarları, kırmızıya mı, yeşile mi, hangi renge boyayacagı;
kimin yanında yer alıp bunların önünü nerede kesecegi önceden kestirilemez.
*
Kamu sektörümüz.
“Gözlerimi kaparım, vazifemi yaparım.”
diyenlerin sektörü.
*
“Burda kalsın yükünüz; tek ininiz siz aşagı.
Arkanızdan gelirim olmaga tavla uşagı.”
(Şinasi)
*
Kamu sektörüne gelince, iyi bir kamu görevlisi bir şey üretme, bir işe
yarama, evrensel anlamda başarılı olma kaygısı taşımaz, kamuda üretilmiş bir
atasözünün de özetledigi gibi, çayırda başına üşüşen sinekleri kovmaya çalışan
katırları anımsatır bir şekilde “sallar başını” ve günü gelince “alır maaşını”; daha fazlasını istiyorsa başarılı görünme yolunu
seçer; başarılı görünebilmek için üç “MA” yani “kaçma, karışma, çalışma” kuralına uymak zorundadır. Bu anlamda başarıya giden
yol da, çok kere, ya rejisörün yatagından ya da iki yüzlülükten ve kaypaklıktan
geçer. Yani görevli —memur vy işçi— her zaman amirlerinin dikkatini çekecek bir
şekilde işinin başında ve özellikle törenlerde mümkün oldugu kadar ön sıralarda
görülmeli; alkışlamak gerekince en iyi şekilde alkışlamalı; aglamak gerekince
hıçkırıklarını en iyi şekilde duyurmalıdır. Amirlerinin ve mesai arkadaşlarının
işlerine karışmamalı; kendisinden katılması yani karışması istenildiginde de
amir ve meslektaşlarının yaptıklarını minnet ve takdirle karşıladıgını ima
etmelidir. Dogal olarak çalışmak yanlışları ve eksikleri de beraberinde
getirebilir. Elde edilen sonuçlar kamu yararına olsa bile, bu yanlış ve
eksikler önemsiz de olsalar, çok kere çalışanın bütün hayatını karartabilirler.
En önemsiz kötü kullanma en övgüye deger iyi niyete bagışlanamaz. Bu sebeple
çalışmaktansa çalışır gibi görünmek, özellikle yazışmalarla bol bol kagıt
tüketmek, işleri üyeleri birbirleriyle çekişen komisyonlara, kurullara havale
ederek sorumluluktan kurtulmak, görevliye daha çok güven saglar. Sonuçta
çalışmak zordur ve zor geliyor hepimize; kapıp kaçırdıklarımıza güveniyoruz;
kapıp kaçırdıklarımızla övünüyoruz.
*
Zenginlik anlayışımız.
*
“Zahidin Hakka duadan garazı cennettir;
Dünyevi nimet ise canına da minnettir.”
(Şinasi)
*
Rant ekonomisi diye bir para kazanma yolu keşfettik; kimin kaybettigine
bakmadan paradan para kazanıyoruz; kefenlere cep dikilmedigini unutmuşuz.
Azımız gittikçe zenginleşiyor; çogumuz gittikçe yoksullaşıyoruz. Çogumuzun
beklentisi, totodan, lotodan, piyangodan, at yarışından, kısacası kumardan ve
havadan para kazanmak; bir şekilde elimize para geçirince de, onu faize, repoya
koyup; kendimize ömür boyu maaş baglamak, yiyip içip, gezip tozup yaşamak. Sen
gider gitmez izine çıktık; çıkış o çıkış. Hele yurt dışı gezilerine
bayılıyoruz. Elimize üç kuruş geçse hemen götürüp Avrupalı, Amerikalı,
Arabistanlı dostlarımıza yedirmek için can atıyoruz. Ne yapalım, yollarımız
kötü, ülkemiz pis, insanlarımız görgüsüz. Yerli üretime itibar yok; bazı
işgüzar üreticilerimiz bin bir güçlükle oluşturdukları imkanlarla yabancı
firmalara fason üretim yapıp yurt dışına düşük fiyatla ihraç ediyor; biz
tüketiciler de çok kere bu ürünleri ya yurt dışından alıyoruz ya da bu
ürünlerin yurt dışından yüksek fiyatlarla ithal edilmiş olanlarını alıp
kullanıyor; bunların etiketi ve markasıyla övünüyoruz. Eh, eşek dedigin
semeriyle övünür; bilgi ve becerisine dayanır bir hüneri var mı ki... : Övünmek
gibi olsun, benim de böyle birkaç fanilam, donum var.
*
Kamu malına bakışımız.
*
“Uyuyup yatma gibi zevk u sefa çok anda;
Su içip yem yemeden gayri cefa yok anda.”
(Şinasi)
*
Medyanın anlattıklarına bakılırsa, Devlet ihaleleri en karlı iş; bir
kere aldın mı köşeyi dönüyorsun; bir daha kimse seni görmüyor. Hesabı da kolay
kolay sorulmuyor. Sorulsa da dallanıp budaklanıp ya zavallı bir kapıcının, ya
bekçinin, ya da müstahdemin üzerinde kalıyor. Onu da bulamazlarsa, elektrik
tellerini yerde kemiren farelerin, havada gagalayan kuşların üstüne iş ihale
ediliyor. Mahkemeler yıllarca sürüyor. Sonuç kaynayıp gidiyor. Zaten yerli
yersiz birbirimizi mahkemeye veriyoruz. Uyarılara tepkimiz, degil on sekiz
saniye sonra, çok kere on sekiz yıl sonra da oluşmuyor. Bazen anında suç
olmayan bir davranışımız yıllar sonra suç olarak karşımıza çıkıyor. Abdülhamit
jurnalcileri, çok kere montajlanmış oldugu söylenen belgeler, kasetler, bantlar,
CDler, VCDler, DVDler, düzmece söylemler birden toplanıp devreye sokuluyor. Hiç
kimse de bu algılama kusurumuz yüzünden, bu işleri zamanında irdelemeyenlere,
bu zamana kadar neredeydiniz; aklınız neredeydi diye sormuyor. Bazen suçlu
suçsuzdan davacı oluyor. Çamur at izi kalır mantıgıyla suçlu suçsuzu alt
edebiliyor.
*
Dünyadaki gücümüz.
*
“Ben dedikçe böyle kim kıldı Nedim’i na-tüvan
Gösterür engüşt ile meclisteki mina seni”
(Nedim)
*
IMF’den gelecek borç bir gün gecikse neredeyse aç kalacagız; ekonomimiz
alt üst oluyor; borsa düşüyor; dolar fırlıyor. Borç da borç hani. Nereye ve
nasıl harcayacagımızı da parayı vermeden emrediyorlar. Bir Amerikalı yetkili
televizyonlara çıkıyor, dergilere, gazetelere “Türkiye’yi IMF bizim için
satın aldı; diledigimiz zaman oradan diledigimiz yere saldırırız.” diye beyanat veriyor. Senin ve arkadaşlarının
yerine getirdigimiz büyüklerimizin gıkı çıkmıyor. Gümrük Birligi’ne girip kapitülasyonları, Avrupa çapında, övgülerle
geri getirdik. Şimdi, sayende yurdumuzdan kovdugumuz, işgal ordularının,
torunlarına, “Bizi Avrupa Birligine alın” diye yalvarıyoruz; bakanlarımız, baş bakanımız, devlet başkanımız
ayaklarına kadar gidip yalvarıyor; neredeyse ayaklarının altını öpecegiz;
almıyorlar. Utanç verici bir durum; gavur tanıdıklarımızın önünde
Türklügümüzden utanıyoruz; yere bakıyoruz; bir şey diyemiyoruz. Avrupa
Birligi’yle ortak, görülür, görülmez hangi özelliklerimiz, degerlerimiz var?
Onlar bizden ne istiyorlar; biz onlardan ne bekliyoruz? Alsalar sanki bütün
dertlerimizden kurtulup adam mı olacagız?! Bir çeşit ‘manda’ mı ‘davar’ mı
olmak ve himaye istemek degil mi bu yaptıklarımız? Bu karşılıksız aşkımızı
dogrusu hiç anlamıyorum. Olmadık şartlar koşuyorlar; sanki bizimle alay ediyor,
egleniyorlar. Lozan’dan vaz geçip Sevr’e razı olsak bile alacaklarını
sanmıyorum ya. Bizi, komşunun Karavaş’ı gibi, kapıya baglayıp “Durumunuzu
görüşecegiz; belki aday adayı olursunuz”
dedikleri zaman medyamız sayesinde yurtta bayram havası estiriyoruz. Kendimiz
için degil, Avrupa Birligi’ne girmek için demokratikleşmek istiyoruz; onu da
beceremiyoruz; yüzümüze gözümüze bulaştırıyoruz. Minare çalmak için kılıf
ısmarlıyoruz; her defasında terzi kumaştan çalıyor. Solcu, sagcı, ilerici,
gerici, kızıl, yeşil, faşist, komünist, laik, şeriatçı, aydın, nurcu, devrimci,
tutucu, mini etekli / şortlu, yazmalı / eşarplı / türbanlı, Türk, Kürt, Zaza,
Abaza, Çerkez, Arnavut, Laz, kaz, şu yerli, bu yerli diye birbirlerinden
kopardıgımız insanlarımızı ülkemize küstürdük; ayagı, dizi tutan başka ülkelere
göç ediyor; seçim bile yapmıyor; hangi ülke kapısını açarsa canını oraya
atıyor; yeter ki Türkiye’den çıksın; gurbet ellerde iş kuruyor; para kazanıyor;
para kazandırıyor; bilim adamı olup buluşlar yapıyor; patentler alıyor; ilgi
görüyor. Ama devletimize güvenmedigi için ülkemize zırnık yollamıyor,
getirmiyor. Zaten çalışanlarımıza oralarda da rahat vermemek için elimizden
geleni ardımıza koymuyoruz. Onları casuslukla, gericilikle, bölücülükle,
hırsızlıkla itham ediyoruz. Biz, ülkemize yabancı yatırımcılar bekliyoruz; aklı
başında kimse gelmiyor. Gelenler de karmaşık bürokrasimiz ve akıl almaz
davranışlarımız yüzünden geldiklerine bin pişman. Bor, altın, krom, uranyum,
toryum, kömür gibi yeraltı ve güneş, su, rüzgar, deniz, dag gibi yerüstü
zenginliklerimiz oldugu söyleniyor; ekolojik, ekonomik, stratejik, sosyolojik,
politik ve benzeri bahanelerle dolduruşa gelip usulünce ve milli çıkarlarımıza
uygun şekilde işletemiyoruz, işlettiremiyoruz. Bir şekilde var olan iş yerleri
de bir bir kapanıyor; işçiler işten çıkarılıyor; insanlar aç susuz sokaklarda
kahve köşelerinde sabahlıyor; bankalar batırılıyor; devlet vatandaşları soyup
sogana çevirip onları kurtarıyor. Devlet ele geçirilecek bir şey olarak
görülüyor ve devleti eline geçirenler her zaman işlerin iyiye gittigini söylüyor.
Şimdilerde de güya enflasyon canavarının beli kırılmış. Eger Amerika Irak’a
saldırmazsa işler daha da iyiye gidecek; turizm çok iyi olacakmış; ondan sonra
gelsin dolarlar, marklar, örolar; aman liralar degil. Bir keresinde de
Amerika’nın Irak’a saldırması iyi olacaktı; galiba bir koyup on alacaktık;
olmadı; yüz de üste verdik. Neye, kime inanacagımızı şaşırmış durumdayız. Bu
nasıl beli kırılmış enflasyonsa hala vatandaşın belini kırıyor. “Kır belini,
Ali dayı” misali. Gün geçmiyor ki bir
zam haberi almayalım. Seyrek de olsa bir şeyi ucuzlatıp sonra da üzerine okkalı
bir vergi koyup ilk fiyatına göre yine okkalı bir zam yapmış oluyoruz. Şimdi
bir de “ÖTeVe” geliyor. Sonunda
vatandaşı bir kere daha canından bezdirip “ötenazi” istemeye mecbur edecekler. Bazen kendimi George
Orwell’in Hayvanlar Çiftligi’nde sanıyorum.
*
Can ve mal güvenligimiz.
*
“Cüç celir cözcöre cevri çeçe cörmeç dil ü can
Cece cündüz ceçiyor cölce cibi çünçi cihan.”
(Şinasi)
*
Bankalar soyuluyor, soyguncuyu vuran güvenlik görevlisi hapiste.
Kapkaççılar, hırsızlar, sahtekarlar, kalpazanlar, kaçakçılar kol geziyor. Olsa
ki elimizde üç beş lirayla alışverişe çıksak paramızı neremize sokacagımızı
şaşırıyoruz; donlarımızın içine cep dikmeye başladık; zenginler için alarmlı
çantalar ithal ediyoruz. Ama biz Arjantin gibi olmazmışız; bizde sosyal patlama
olmazmış. Sosyal patlama bu degilse, ne? Demek ki beterin de beteri var. Hey
gidi kapımız açık yattıgımız günler. Dagda bayırda gezerken karşımıza çıkacak
insandan degil; domuzdan, ayıdan, kurttan, bir de yagmurdan, çamurdan
korkardık.
*
Görünümümüz
ve
İslam’ın,
bazılarına göre en önemli,
olmazsa olmaz altıncı şartı.
*
“Güllü diba giydin amma korkarım azar eder
Nazeninim saye-yi har-i gül-i diba seni”
(Nedim)
*
Bizde kıyafet önemlidir. İlkokuldan, şimdilerde ana okulundan
başlayarak üniforma giymeye başlar; asker tıraşı oluruz. Dünya savaşlarından
kalma bir gelenek olsa gerek, ait oldugu çiftligin damgasıyla damgalanmış
koyunların oluşturdugu koyun sürüsü görünümünde olmak. Şimdi, bir de başörtüsü mü, türban mı, adını tam koyamadıgımız çok önemli bir meselemiz
var. Bu beni ve yakınlarımı artık pek ilgilendirmiyor; en azından karımın ve
kızımın başı açık; benim de, oglumun da sakalı, bıyıgı yok. Çalışırken kız
ögrencilerimin başlarını açtırmak için çok mücadele verdim, çok hezimete
ugradım, cevabını hala veremedigim sorularla karşılaştım; neyse ki yaş haddini
beklemeden emekliye ayrılıp kendimi cephe gerisine atarak anca kurtuldum. Bir
zamanlarda spor giyinen, kot pantolon giyen ögrencilerimize savaş açmış sonunda
bütün yigitligimize ragmen yenilgiyi yüregimize yedirerek meseleyi kapatmıştık.
Şimdilik Türkiye’de bir şans eseri ailecek devletin istedigi görünümdeyiz. Zaten
giyim kuşam konusunda kişisel saplantılarımız da yok; ne uygunsa, devlet neyi
buyurursa onu giyeriz. Hele, ben; sürüden ayrılan koyunu kurdun nasıl kaptıgını
iyi bilirim; çoban, pardon, devlet, “çıplak gez” dese; soyunur gezerim, vallahi; üstelik masrafı da
yok. Hayvan postunu sevmem ama, giy dese biraz masraf eder onu da giyerim. Ama
nedense Devlet’in böyle bir saplantısı var: Afganistan’da yakın zamanlara kadar
yönetimi ellerinde bulunduran Taliban’ların da vardı. Taliban’lar din adına
zorla kadınların başını örttürüp erkeklere sakal, bıyık bıraktırtıyorlardı;
bizde de laiklik adına zorla kadınların başını açtırıyor, erkeklerin sakalını,
bıyıgını kestiriyorlar. Afganistan şimdi meydan dayagı yemekle meşgul. Bizse,
müslüman geçinip İslamiyet’in kölelerle ilgili hükümlerini dahi bilmeyen ve
hala devletin kölesi oldugunu idrak edemeyen bir kalabalıktan, devlete küsen ve
ne yapacagı şimdilik belli olmayan bir sınıf yaratmaya çalışıyoruz. Hele bir
bunlar okullardan, üniversitelerden, meclislerden uzaklaşıp evlerine kapanıp
iyice cahil kalsınlar; sonra bilenip üzerimize gelsinler o zaman bir iyilik
düşünürüz diye düşünüyoruz. Ama bir şey dikkatimi çekiyor: Devletimizin
başındaki büyük çoğunluğu erkek olan yetkililer, milleti bölüp parçalamak
ugruna, yıllardır, bir bez parçasını kadınların başlarına örtüp
örtemeyeceklerini sorun haline getirmek için akıllarına esen, bazıları en akıl
dışı, saçma davranışları bile çekinmeden sergilemelerine ragmen, ilerici, laik
ve cumhuriyetçi ilan ettikleri başı açık kadınlarla, gerici, şeriatçı ve
cumhuriyet düşmanı ilan ettikleri başını örten kadınlar arasında bir kavgayı
başlatmayı beceremediler. Bu kadar zorlamadan sonra, saç saça baş başa kavga
edecek yerde, başı açık kadınların, kızların, başı örtülü kadınlara, kızlara destek
vermelerini, onlarla birlikte sarmaş dolaş gezip tozmalarını sonsuz hoşgörüme
ragmen ben bile hala aklıma sıgdıramıyorum. Sonunda biz erkekler bunları
birbiriyle boguşturmak için boguşa boguşa birbirimize düşman olurken, galiba
kadınlar, erkeklere ne haliniz varsa görün dercesine, konuşa konuşa
birbirleriyle dost olmanın yolunu çoktan bulmuşlar; haberimiz yok. Bana öyle
geliyor ki, sarıklı olmak bir gericilikse, bazılarımız, begenmedigimiz
sarıklarımızı, varlıgını hissedemedigimiz bir beyin uru gibi, başımızın
dışından çıkarıp içine sarmışız.
*
Dünyadaki yerimiz.
*
“Afrika dedigin bir garip kıta
El bilir, alem bilir ki
Şekli bozulmasın diye Akdeniz’in
Hala eskisi gibi çizilir haritalarda.”
(Cemal Süreyya (?))
*
“Vatan-me’luf olanlar bi-sebeb terk-i diyar
etmez
Zaruretsiz cihanda kimse gurbet ihtiyar etmez.”
(Ziya Paşa)
*
Musa’yı küstürmüş İsa ile barışmamış bir durumdayız. İlişkilerimize
önem verdigimiz Müslüman geçinen ülkelerin halkları bizi Müslüman saymıyor;
Hıristiyan ülkelerin halkları da bizi Müslüman sayıyor. Bize göre iki taraf da
düşmanca duygular besliyor bize: Birinci taraftan bazı agızlar her fırsatta
İslam Birligi içindeki yerimizi sorguluyor; ikinci taraftan bazı agızlar Avrupa
Birligi bir Hıristiyan kulübü sizin burada işiniz ne diye zaman zaman
çıkışlarda bulunuyor. Kendimizi dışarıda iyi tanıtırlar düşüncesiyle başka
ülkelere yerleşmiş vatandaşlarımıza, bizim çifte standardımıza uygun olması
şartıyla, çifte vatandaşlık ister dururuz. Bulundukları ülkelerin belediye
meclislerine, yönetim kurullarına, parlamentolarına, derneklerine, kulüplerine
girer; Yunanlılar, Yahudiler, Ermeniler gibi lobi oluşturur; kamu oylarını
etkiler; uluslar arası ilişkilerimizde o ülkeleri de yanımıza alırlar diye.
Böyle bir fırsatla karşılaşan vatandaşlarımı uyarmayı bir vicdan borcu
sayıyorum. Gelişmiş ülkelerin vatandaşlarından farklı olarak sizin Türkiye
Cumhuriyeti Hükümetinden izin almanız gerekir. Bu bir. İkincisi de, böyle bir
izni almış oldugunuzu var sayalım, sakın ola ki, Türkiye’ye gelin. İşimize gelmeyen
en ufak bir davranışınız, sizi aforoz etmemiz, bir formalite icabı yapmak
mecburiyetinde kaldıgınızı aklınızdan geçirdiginiz vatandaşlık yeminini
yüzünüze çarpmamız ve yine sizi yuhalarla dışarı atmamız için yeterlidir. En
kısa zamanda sizi belki de çok deger verdiginiz Türk vatandaşlıgından
çıkarmanın yollarını arar buluruz. Bu durumda size tek sahip çıkacak ülke o
zamanında sözde vatandaşlık yeminiyle baglandıgınız ikinci ülkenizdir. Üçüncüsü
de, bir şekilde bir başka ülkenin vatandaşlıgını seçtiyseniz o ülkenin en sadık
vatandaşı olmaya bakın; bizi unutun.
*
Artık, “Türküm” demek de
kimseye pek mutluluk vermiyor, Atam. Türk oldugumuzu duyan sırtını dönüyor ya
da sopasını hazırlıyor. Yurt dışına çıkmak için konsolosluklardan vize almak
tam bir işkence; önce uzun uzun kuyruklarda bekliyoruz; sonra ilgililer ne
kadar —Türk liramız oldugunu degil— dövizimiz oldugunu soruyor ve belgelememizi
istiyorlar. Olsa ki bir yabancı ülkeye girmeye kalksak, ay-yıldızlı
pasaportumuzu görür görmez hemen ayrı bir bölmeye alıp sıkı bir sorgudan,
incelemeden geçiriyorlar; sınır kapılarından geri gönderilenlerimiz de az
degil. Dost bildigimiz yabancı ülkeler bile bize ülkemizde siyasi suçlu
oldugumuza; yakalanırsak bizi hapse atacaklarına; asacaklarına inandırdıgımız
zaman sahip çıkıyorlar.
*
Dilimiz.
*
“«Men azadam, müstagilem» sözlerini
Öz dilinde démeye de
İxtiyarın yoxsa eger,
Dé kim sene azad déyer?...”
(Bahtiyar Vahabzade)
*
Türkçe de, galiba sözünü ettigin boyunduruktan kurtulmadan hayatımızdan
çıkmaya başladı; becerebilirsek evimizde çoluk çocugumuzla İngilizce
konuşuyoruz. İş yerlerimizin, resmi ve gayri resmi kuruluşlarımızın adlarını
İngilizce’ye çevirip her yere astık. İngilizce dergiler gazeteler çıkarıyoruz;
bilimsel ve fil[i]msel yayınlar (?!) yapıyoruz. Fakat, senin zannettigin kadar
zeki çıkmadık; yeteri kadar yabancı dil de ögrenemiyoruz. Matematik, Türkçe,
mantık ve yabancı dil hala en çok sınıfta kaldıgımız dersler arasında yer
alıyor. Halbuki, torpil kadar olmasa bile, yabancı dil bilmek birçok yerde işe
yarıyor. Devlet memuru, hele üniversite ögretim üyesi olarak her adımda bir,
bir yabancı dil sınavına davet ediliyoruz. Başarırsak bilim unvanı, kadro,
şansımız varsa arkadan tıpış tıpış geliyor. Yabancı dili, özellikle
İngilizce’si olanları gıpta ile seyrediyoruz. Ama torpilin hali bir başka; aman
Allah’ım, dil bilmesen de, devlette, bir mütercim vy tercüman kadrosuna
oturabiliyorsun.
*
Dil dedim de aklıma geldi. Bugünlerde başımıza bir de yerel dillerle
egitim-ögretim, radyo-televizyon yayını konuları çıktı. Olur mu olmaz mı diye
yine birbirimize düştük. Bana kalırsa bu devletin işi degil; isteyen istedigi
—yerli, yerel, yabancı, hatta uydurma vy uydurdugu— dilde egitim-ögretim veren
okullar, radyo-televizyon gibi yayın organları oluştursun, yatırım yapıp
denesin; boyunun ölçüsünü alsın. Hatta kazanırsa vergisini de devlete kuruşuna
kadar ödesin. Sanırım sonunda kurucuları bu okulları ya kapatırlar ya İngilizce
ya da Türkçe ögretim veren özel okullara dönüştürür; para kazanmaya bakarlar.
Radyo-televizyon da öyle; isteyenler yatırım yapıp kursun, denesinler; kimsenin
hevesi kursagında kalmasın. Bu radyo ve televizyonları izleyenlerin sayısının
yerel dillerle yapılan kitap, gazete, kaset yayınlarını izleyenlerin sayısını
pek aşmayacagını düşünüyorum. Ne kadar reklam alırlarsa o kadar ayakta
kalırlar. Zaten bu tür yayınları yurt içinde yasaklasak bile, yurt dışından
yapılan yayınlara engel olmak, bugünkü teknolojimiz ve dış politikamız göz
önünde bulunduruldugunda imkansız gibi bir şey. Biz pek becerip yapamıyoruz
ama, beş paralık hamamtası büyüklügünde alüminyum bir çanak dünyayı yatak
odamızın içine getirir oldu. Üstelik hem vatandaşları küstürmemiş, hem de akıl
edersek bu yayınları bir ölçüde ülkemiz lehine çevirmiş oluruz. Önemli olan etnik
kimligin önüne, ülke kimligini, Türkiyeli olma kimligini geçirebilmek.
Türkiye’yi, bir şekilde kaçıp kurtulmayı düşünen insanların ülkesi halinde
tutmak degil; yaşanacak bir ülke haline getirmek; Türkiye’yi sevdirmek. Gerçek
şu ki, o kadar bölündük ki, Türkiyeli olmak Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının
tek ortak kimligi olarak kaldı. Bunu da yitirirsek halimiz begenmedigimiz
Afganistan’ın halinden besbeter olacak.
*
Devletimizin bize bakışı.
*
“Adalardan bir yar gelir bizlere;
Aman Allah, gözlere bak gözlere!
Gözler mi?: «şehla!»”
(?)
*
Devletimiz herkesi potansiyel suçlu olarak görür. Yabancı uyrukluları
devletimize karşı kendi devletleri korur. Bizlere gelince, devletimiz, suç
sayılan bir olaya bir şekilde karışmış oldugumuz kanısına varmışsa, devlet
bizim suçlu oldugumuzu degil, biz suçsuz oldugumuzu kanıtlamayı başarmak
zorunda kalırız. Birçogumuzun suçsuz oldugu Bazen cezamızı çektikten çok sonra
anlaşılır. Ancak laik geçinen şeriatçılarımız “Şeriatın kestigi parmak
acımaz.” atasözünü söyleyerek —eger
hala hayattaysak— bizi avutmaya çalışırlar. Bunlara şu beyti okuyup hikayesiyle
birlikte sindirmelerini öneriyorum: “zahidin bir parmagın kessen dönüp
hakdan kaçar / gör şu miskin aşıkı ser-pa soyarlar aglamaz (Nesimi)”. Afiyet olsun.
*
İkinci Dünya Harbinden sonra dünyada devlet anlayışı da bize pek uygun
olmayan bir şekilde degişti. Artık, vatandaş devletin kölesi degil; devlet
vatandaşına hizmet etmek için var. Devletin son köleleri benim kuşagım kaldı
galiba. Bizler de şimdi yaşlandık; yatantaş olmuş durumdayız. Ama, bizde devlet
hala vatandaşı köle olarak görüyor; onun rızasını almadan ona her istedigini
yaptırmak istiyor. Ona sormadan af çıkartıyor, ona sormadan vergi koyuyor, ona
sormadan hanını, hamamını, okulunu açıyor; ona sormadan, bankasını, dernegini,
partisini kapatıyor; ona sormadan ne üretip ne üretemeyecegini, ne alıp ne
satabilecegini belirliyor; ona sormadan kimini dost kimini düşman ilan ediyor.
Halbuki, günümüzün gelişmiş ülkelerinde yasakçı kanun devletleri insan
haklarını gözeten hukuk devletlerine dönüştü ve devletin üç görevi kaldı: 1)
adaleti saglamak yani İsa’nın hakkını Musa’ya çignetmemek, 2) iç güvenligi
saglamak, 3) dış güvenligi saglamak. Bize gelince, 1) hemen herkes ya birbirine
ya devlete küskün; ya da birbiriyle ve devletle davalı; mahkemeler sürüp
gidiyor; kanunlarımız, muglak; hukuki dayanagı olmayan yasakları kalıcı kılacak
şekilde düzenlenmiş; yani adalet saglanmış degil. 2) Devlet zaman zaman
adaletli degil, taraflı davrandıgı için vatandaşlar devlete güvenlerini yitirmiş,
birbirlerinin hoşgörüden yoksun düşmanları haline gelmiş, bu duruma gelir
dagılımı dengesizligi, yolsuzluklar, yoksulluk ve işsizlik de eklenince ortam
terör örgütlerinin gelişmesine elverişli hale gelmiş ve böylece iç güvenlik de
kalmamış. Öyle ki mümkün oldugunca birbirimizden korunmak için kendimizi,
devletin imkanlarıyla vy kendi imkanlarımızla inşa ettirdigimiz tel örgülerle,
demir parmaklıklarla çevrili; giriş kapılarında güvenlik görevlileri ve
düzenekleri olan lojman, ev, ofis, daire, iş yeri dedigimiz hapishanelere
kapatıyoruz. 3) Bu işlerle ugraşırken çagdaş dünyaya ayak uyduramadıgımız ve
komşularımızla da iyi geçinemedigimiz için dış güvenligimiz de tehlikeye
girmiştir.
*
Vatandaşlarımızın devlete bakışı.
*
“leküm diynüküm ve liye diyn
( = size sizin dininiz ve bana benim dinim.).”
(Kur’an)
*
Şehirli vatandaşlarımıza anlatacagımız bir şey kalmamış; kiminle
konuşsak, birçogu iki yüzlü, içten pazarlıklı; bize bizim gibi Atatürkçü,
cumhuriyetçi, laik, senin devrimlerinin bekçisi olduklarını söylüyorlar.
Söylemediklerinde başlarına nelerin gelebilecegini çok iyi biliyorlar.
Köylülerimiz çok bilmiş; artık çarık giyeni yok ama, hemen hepsi tam “çarıklı
erkanıharp”. Her şeyden haberdar.
Birçogu sözünü de esirgemiyor. “Cumhuriyet” diyoruz. “Hoca, bırak cumhuriyeti, begenmedigin İran da
cumhuriyet, Libya da cumhuriyet, Irak da cumhuriyet... ; Urus da cumhuriyetti;
gene cumhuriyet. Begendigin İngiltere de krallık, yani –senin anlayacagın –
padişahlık yani... Atatürk bir padişahı yolladı; siz başımıza partiler kurup
padişahlar getirdiniz. Eskiden bir padişah varmış; herkes huyunu suyunu ögrenir
yoluna gidermiş; şimdi hanginizin huyunu suyunu ögrenecegiz; hanginizin yoluna
gidecegiz. Siz başımızın içini bırakmış dışıyla ugraşıyorsunuz; siz gidin kendi
don gömlek davanızla ugraşın. Sizin aklınıza uysak başımıza olmadık işler
gelir. Hükümet adamı degil misiniz?!”
diyorlar. Bizim sözümüzle, degil yollarını kesen bir eşkıyayı jandarmaya ihbar
etmek, ayıptır söylemesi, defihacet etmeye bile gitmiyorlar. “Laiklik” diyoruz. “Efendi, sen bizim dinimize diyanetimize
karışma; biz seninkine ne karıştık ne de bundan sonra karışacagımız var. Git
başımızdan; ne halt yiyorsan ye!”
diyorlar. “Kılık kıyafet” diyoruz.
“Verdiniz de giymedik mi?!”
diyorlar. Biz artık baş açık geziyoruz; onlar kasket örtmeye alıştı. Ama çogu
şapkanın ‘terek’ini (siperini) ensesine çevirip öyle geziyor. Nasıl
örtülecegini ögretmek istiyoruz. “Sizin gençleriniz de böyle örtüyor; gidin
önce onları düzeltin!” diyorlar. “Çocuklarınızı,
özellikle kızlarınızı okula gönderin”
diyoruz. “Gönderelim de sizin gibi mi olsunlar; zaten iş yok, para yok, pul
yok; üstüne üstlük bir de okul masrafı!... Aha, ben [okula] gitmedim; sizin
yazıyı ögrenmekte ne var? Kendi kendime, harfleri ezberledim, biribirine vurdum
ögrendim. İşimi görüyorum. Onlara da, lazımsa kendi kendilerine ögrensinler...” diyorlar. “Bize ne olmuş; iyi işte, memur
olmuşuz, mühendis olmuşuz, doktor olmuşuz, profesör olmuşuz, geçinip gidiyoruz.
Sizinkiler de…” diyoruz. “He he,
sizin ‘töretmelerinizden’ (çocuklarınızdan) bizimkilere sıra gelmez ki;
sizinkiler bile boşta geziyor; okumuşlar da ne olmuş, yani ...” diyorlar. Bazıları da yüzümüze “he he” diyor; arkamızdan bildiklerini okuyorlar.
*
Afetler ve biz.
*
“Baktım ki Kezban gidiyor elden
Baktım ki işin sonu kötü
Deh dedim aklımın eşegine
Usulünce yürü”
(Nevzat Üstün)
*
Depremlere, kuraklıga, sellere bir diyecegimiz yok. Bunları
politikacılarımız başarısızlıklarının sebebi olarak gösterip suçunu da
kendilerinden önceki iktidarların ihmaline yüklerler. Zaten her seçimden sonra
enkaz devralınır. Bu sefer en gülüncünü yaşadık: seçimden önce iktidar olan
partiler seçimden sonra da iktidar ortagı oldular; ama gine enkaz devraldılar
ve ilk iş birbirlerini akladılar. Kimse akıl edip de enkazı kimden
devraldıklarını sormadı bile. Nasıl olsa seçmen, enkazı kimin bıraktıgını,
neyin kimin zamanında ihmal edildigini çoktan unutmuştur. Vatandaşlarımız zaten
mütevekkildirler, haklı olarak böyle felaketlerin Allah’tan geldigine inanırlar.
Ancak, cehaletimizin verdigi cesaretle birçok afeti kendi elimizle
hazırladıgımızın şuuruna varamadık; güzel yurdumuzun, tarla açmak için
ormanlarını yaktık, çöle çevirdik; elektrik üretmek için ekilebilir vadilerinin
önünü barajlarla kapatıp göle çevirdik. Sonra da gerekli tarım politikasını
oluşturamadıgımız için çiftçilerimizi tarlalarına, yaylalarına, baglarına,
bahçelerine küstürüp endüstrileşecegiz diye gelin bütün felaket ve
perişanlıkları yaşayın dercesine birkaç büyük şehrin altyapısı olmayan varoşlarına
davet edip şehirleri “kentköy”lere
dönüştürdük. Bir zamanlar tarım ürünü ihraç eden bir ülke iken, bugün ithal
eder duruma düştük. “Hadi gel köyümüze dönelim” türküleri de kar etmiyor; “köykent” hayalleri de.
*
İyi insan, iyi vatandaş anlayışımız.
*
“Marifetin
Kusurun belli
Aynada aradıgın ne
Deli”
(Celal Vardar)
*
Hani, hep devlete yüklendim de, biz vatandaşlar da sütten çıkmış ak
kaşık degiliz. “Hayır” demeyi “hayırda
hayır var” diyecek kadar çok severiz.
Yeniliklere karşıyızdır. Düşünüyorum da; senin de bildigin öncesini şuracıkta
tekrar anlatmayacagım; gençlik yıllarımdan beri ne kadar çok şeye hayır
demişiz. Burada birkaçını saysam bir fikir verir sanıyorum: Altıncı filoya,
Nato üslerine, Menderes hükümetine, barajlara, Bogaz köprülerine, Ortak
Pazar’a, Avrupa Birligi’ne, —Ortak Pazar, Avrupa Birligi dedim de aklıma geldi.
Bir zamanlar “onlar ortak biz pazar”
sloganlarıyla Ortak Pazar’a ve Avrupa Birligi’ne girmemizi istemeyenler şimdi
bizi bunlara sokmak için sözde çalışmalar yapıyorlar.—, yazar kasalara, büyük
şehirlerdeki metrolara; alt ve üst geçitlere, oto yollara; termik santrallere,
nükleer santrallere; enterkonekte sisteme, süper ve hiper marketlere, çeşitli
alanlarda üretim yapacak fabrikalara; maden işletmelerine, ocaklarına; cep telefonu
bilmem ne istasyonlarına, ... saymakla bitecegi yok. Ama, birileri de bir
şekilde becerip bunlardan yararlanmamızı sagladı mı, bütün yaptıklarımızı
unutur, yararlanmaya bakarız. Bir, bir yere asker göndermeye; bir de, birkaç
kere de olsa halk oyuna sunulan anayasa, anayasa degişikliklerine hiç hayır
dedigimizi hatırlamıyorum. Gittik, Kore’de bir şeyler için öldük, ayıptır
söylemesi, bu yaşa geldim, hala neye gittigimizi tam kavramış degilim;
Somali’ye gittik. Yerini sorsanız, haritada çogumuz gösteremeyiz; Bosna’ya
gittik; Filistin’e gittik; daha nerelere, nerelere; şimdi, nice orduların, son,
Rus ordularının gömüldügü Afganistan batagına güle oynaya gidiyoruz. Allah
sonumuzu hayra çıkarsın.
*
Empatik düşünemedigimiz için
sempatik de olamıyoruz.
*
“Bed-maye olan anlaşılır meclis-i meyde
İşret güher-i ademi temyize mihektir.”
(Ziya Paşa)
*
İş bulmak için bin takla atarız. Bir işe yerleşince de, hem işin
hakkını vererek çalışmayız, hem verilen ücreti az bulur; daha iyi bir ücret
alabilecegimiz yeni bir işi aramak yerine, hakkına razı olup çalışanları bile
çalıştırmamak, sokaklara dökmek için elimizden geleni yaparız. İş yerimizi
batırmaktan, yöneticilerimizi başarısız kılmaktan büyük zevk alırız. Aldıgımız
egitim, bize verdigimizin ve karşılıgında aldıgımızın muhasebesini yapmayı
ögretmemiştir. İşsiz kaldıgımız, aç kaldıgımız zaman da her şeyi yapabilecegini
sanan ve her şeye gücü yettigine inandıgımız Devlet’in nerede oldugunu sorarız.
*
Trafikte hız yapmayı, herkesi geçmeyi, bu yüzden yerli yersiz şerit
degiştirmeyi, önümüzdeki araçları sollamayı, saglamayı, duracak olsak
kavşaklara, kaldırımlara ve daha nice olmadık yerlere araba park etmeyi; bütün
bu işleri yaparken sigara paketi, plastik torba, cam vy pet şişe, alüminyum
kutu, yiyecek vy içecek artıgı gibi şeyleri pencerelerimizden etrafa savurmayı
pek severiz. Olsa ki bu işleri yapmayı bizden daha çok seven birisiyle
karşılaşsak kızar, delirir, küplere bineriz. Klakson çalmak, far yapmak, hatta
olmadık yerde inip küfürleşerek kavga etmek son derece olagandır bizim için.
*
Ölçüsüzlügü severiz; özellikle araçları hız sınırını aşarak
kullanmakla, alkollü içkileri ölçüsüz içmekle, ortada gerektirici bir sebep
yokken silah çekip saga sola ateş etmekle övünürüz. Yeşilaycı geçinenleri
şeriatçılıkla, nurculukla; hız yapmayanları, silah kullanmayanları korkaklıkla;
çevreyi temiz tutmaya çalışanları işgüzarlıkla suçlarız. Hadi, hız sınırını
aşmak kaza ihtimalini artırıyor, gelişi güzel silah patlatmak en azından
çevreyi ürkütüyor. Ancak, neden alkol alıp direksiyona geçmek yasaktır?! Bunu
bir türlü aklım almıyor. Yollarda, kendi halinde uslu uslu giden araçları
durdurup alkol muayenesi yapmak; insanları işlerine geciktirmek, insan
haklarına aykırı degil midir?!
*
Torpillilerden, ayrıcalıklılardan nefret ederiz. Başımız sıkışınca da
torpil bulmak, ayrıcalıklı olmak için bir yerlerimizi yırtmaktan geri durmayız.
Açıkgöz olup jandarma yazılmak övgüye deger hallerimizden biridir. Elimizden
gelse, çuvaldızı herkese batırıp, kendimize küçük bir igneyi bile batırtmayı çok
görürüz. .
*
Başarı ve hak-hukuk anlayışımız.
*
“Bedbaht ana derler ki elinde cühelanın
Kahr olmak için kesb-i kemal ü hüner eyler”
(Şinasi)
*
Egitimimiz sırasında seni bize çok başka türlü tanıtan Devletimiz,
içerde oldugu kadar, uluslar arası ilişkilerinde de, haklının yanında degil her
zaman güçlünün yanında olmayı esas almıştır. Bu yüce ahlak anlayışımız
vatandaşlarımız arasında da yaygındır. Başarı, bizde, birileriyle omuz omuza
birlikte bir yere varmak anlamında degil, birilerini ezerek, birilerinin üstüne
basarak yükselmek anlamındadır. Savaş, yenilgiyle sonuçlanmışsa ordu
yenilmiştir; zaferle sonuçlanmışsa komutan muzaffer olmuştur. Daha çok ezmekle, ayagımızın altına alıp çignemekle;
ezme yapmakla övünürüz; bütün kalın ve ince ayarları bu mantıkla çekeriz. Bir
vatandaşımız diger bir vatandaşımızı ezmeye kalktı mı, bakarız; hangisi daha
ceberrut ve daha güçlüyse yani daha iyi eziyorsa onu aynı zamanda haklı
çıkarırız. Kazara vicdanımızın sesini dinleyip bir hata yaparsak çok ayıplanır,
hatta cezalandırılırız. Olsa ki iki devletten biri digerine saldırsa,
topraklarını işgal etse, biz saldıran ve işgal edenin yanında oluruz. Bizim
için, demek ki, güçlü olduguna göre haklı olan da odur. Böyle konularda aykırı
ve cırtlak ses çıkaran vy çıkarma ihtimali olan vatandaşlarımızın üzerine de
milli çıkarlarımıza zarar verdikleri vy verecekleri için şiddetle gider en kısa
zamanda onları en iyi şekilde tepeler ve çok kez daha çıkarmadan seslerini
keseriz. Bütün bu işleri yaparken yanında yer aldıklarımızdan karşılık da
beklemeyiz; bizim kimsenin evinde ve topragında gözümüz yoktur. Bir Kıbrıs
meselemiz oldu; onu da yüzümüze gözümüze bulaştırdık; hangi sabunla ve nasıl
temizlenecegiz bilemiyoruz.
*
Avrupa Birligi ve ...
*
“Keyf ehline keyf verir kahvenin kaynaması;
Eşegi yoldan çıkarır sıpanın oynaması.”
(Anonim (?!))
Ancak
“En ummadıgın keşf eder esrar-ı derunun
Sen herkesi kör alemi sersem mi sanırsın?!”
(Ziya Paşa)
*
Sevgili Atam. Bir kısmını yukarıda sıraladıgım daha nice nice garipliklerimizle,
bir de, kendine has gariplikleri olan Avrupa Birligi’ne girmek istiyoruz.
Açıkça ifade edilemeyen garipliklerin başında da, —kavranması biraz zor ama—
bizde devletin milletin sahibi olması; onlarda ise milletlerin devletlerin
sahipleri olmaları anlayışı gelmektedir. Hiç düşünmüyoruz; temel yapısı geregi
sömürgecilik ve zenginlik üzerine kurulmuş Avrupa Birligi, bizim gibi yine
temel yapısı geregi yolsuzluklara ve yoksulluklara teslim olmuş bir ülkeyi
n’etsin, n’eylesin? Biz bir Avrupa Birligi ülkesi olsak, tutarsız ve ekonomik,
sosyokültürel ve yönetimsel deger yargılarının çogu bizimkilerle uyuşmayan
bugünün Türkiye’si gibi bir ülkeyi birligimize katmayı ister miyiz? Ben,
kişisel olarak, bir Avrupa Birligi ülkesi vatandaşı olsam, istemem; isteyen
siyasilerimden de karşıma ilk getirdikleri sandıkta oyumu esirgerim. Sözün özü:
Onlarda, ihtiyaç duyarsa, isterse, millet devletten bir hakkı alır; bizde,
uygun görürse, isterse, devlet millete bir hakkı verir. Onlar milletleri ihtiyaç duydugu, istedigi için
Avrupa Birligi’ni kurdular; biz, devletimiz uygun gördügü, istedigi için Avrupa
Birligi’ne girmek istiyoruz. Mümkün mü, nasıl? Zaman gösterecek. Bugün, bu
durumu, onlar biliyor, aldıkları egitim icabı bizi anlıyor ve birlige
almıyorlar; biz de biliyoruz, fakat aldıgımız egitim icabı onları anlayamıyor
ve bizi birlige almamalarına akıl erdiremiyoruz.
*
Satırlarıma son verirken.
*
“Ölürsem görmeden millette ümmid ettigimfeyzi
Yazılsın seng-i kabrimde vatan mahzun ben mahzun”
(Namık Kemal)
*
İşte böyle Atam. Özetle, senden sonra, hep
kendimize kurtarıcılar aradık; buldugumuzu sandıgımız kurtarıcılarımızdan
kurtulmak için yeni kurtarıcılar aradık durduk; sonuç degişmedi: bulmak ve
kurtulmak. hüsran üstüne hüsran... Zaman geçtikçe, birbirimize ve her şeye
küstük; düşman olduk. Kendimizle barışık degiliz, çevremizle barışık degiliz,
ülkemizle barışık degiliz, dünya ile barışık degiliz. Dönüp
baktıgımızda, 1938’de, bizi bıraktıgın yerde çakılıp
kaldıgımızı görüyoruz; İkinci Dünya Harbi öncesi mantıgıyla debelenip
duruyoruz. Seni unuturuz, sana ters düşeriz; seni küstürürüz korkusuyla bir
adım bile ileri atamadık. “İstikbal” hala “göklerde”;
göklerin de ötesine geçti; bizse yerde bile zor sürünüyoruz. Yetişecektik ama “çagdaş
uygarlık seviyesi” logaritmik bir
ivme ile hızını arttırdı; ulaşmak, tutmak ve geçmek “bir hayal oldu artık”. Biz hala birbirimizi seninle tehdit etmekten;
seninle ezmekten; seni birbirimize karşı silah olarak çekmekten,
sevmediklerimizi denize atarken seni onların ayaklarına baglamaktan
utanmıyoruz. Bizim için ne “yurtta sulh” ne “cihanda sulh” kaldı.
Bütün kavramları, bütün degerleri birbirine karıştırdık. Nerede “Türk
gençligi”; ne halde “ilelebet,
muhafaza ve müdafaa edecegimiz Türk istiklali, Türk Cumhuriyeti”. Acaba, “iktidara sahip olanlar” mı yoksa biz vatandaşlar mı “gaflet ve dalalet ve
hatta hiyanet içinde” ömrümüzü
tüketiyoruz?! Halimiz, Temel’in ikinci kez daga kaldırdıgı Fadime’nin haline
dönmek üzere; neyi, nasıl, niçin seçecegimizi bile bilemiyoruz.
*
İyi ki bu günleri görmedin,
Atam.
Bizi affet demeye bile
yüzümüz yok; Atam.
*
Ankara, 07. 04. 2002
Seni her zaman özlemle anan
Hayatta kalıp
seni örnek alıp
Devlete ve Millete
yararlı olmasını buyurdugun
“Türk istikbalinin evladı” olan
ve
artık “genç” sayılmayan
Türkiyeli efrasiyap
----------------------------------------
PS: Bu satırları yazarken birden aklıma yaklaşık yirmi
yirmi beş yıl önce bir Türkoloji kongresine sunmuş oldugum bir bildirim geldi;
o günden bugüne pek bir şey degişmemiş; geri gitmişiz; ileri gitmemişiz deyip
bildiriyi bu mektubuma baglıyorum.
![]()
ii. milli
türkoloji kongresinde sunulmuş bildiri;
istanbul, 5-9 Şubat 1979.
|
Non, nisi parendo, vincitur. |
|
|
* |
efrasiyap gemalmaz |
|
(?!) = acaba?
/ aklımda böyle kalmış. / yanılmış olabilirim. |
dünya dilleri arasında türkçenin yeri:
dünya dilleri arasında halen üç bin dil konuşulmaktadır. (1) bu üç bin dil arasında, türkçe, kendilerine
"türk" diyenler yani türkler farkında olmasa bile, ilk beş sırayı
alanlardan biri olup, konuşma dili olarak çince ve ingilizceden sonra gelmekte,
rusça ve ispanyolca ile atbaşı gitmektedir. (2) bugün türkçenin şu vy bu lehçesini, ana dili vy
ikinci bir dil olarak konuşan 150 milyondan fazla insanın 120 milyon kadarı
kendilerinin türk asıllı oldugunu bilmektedir. (3) ancak bilindigi gibi, türklerin büyük bir kısmı, ana
dilini tam manasıyla kültür dili ve hele devlet dili olarak kullanma hakkından,
kendi beceriksizlikleri ve emperyalist güçlerin çeşitli çıkar oyunları sonucu
mahrum bırakılmışlardır.
türkler ve dış güçler:
hoşgörülerini "yaratılmışı hoş gördük; yaratandan ötürü"
şeklinde dile getiren türklerin, inanç ve kültürleri icabı, diger kültürlere,
zaman zaman hayranlık derecesine vardırabildikleri müsamahalarından istifade
eden bu emperyalist güçler, türkleri bin yıldan beri alt edilmesi zor bir
kuvvet haline getiren içinde yaşadıkları islam dünyasından ve onun
medeniyetinden koparmak için faaliyetlerini gün geçtikçe daha da
derinleştirmektedirler.
inanç ve kültürleri icabı, amerika, avusturalya kıtalarının yerlilerini
imha ederek buralarda ekseriyet durumuna geçen, afrika yerlilerini
köleleştirerek insanlık haklarını ellerinden alan bu gerçek barbar uygarlar,
islam dünyasını da kendi kirli emelleri ugruna parçalama ve köleleştirme
yolunda attıkları adımları gittikçe sıklaştırarak 19. asrın başına kadar
gelmişlerdir.
osmanlı devletinin yıkılışı:
19. asrın başında oldukça teşkilatlanan ve silahlanan bu güçler, türk
ve islam dünyasının en kuvvetli, en uzun ömürlü ve en hatırı sayılır devleti
olan osmanlı devletini parçalamak için bir yandan dışarıdan silahlı
saldırılarını sürdürürken, diger yandan içeriden, ya satın aldıkları, ya
bilgisizliklerinden faydalanıp iyi niyetlerini sömürebildikleri sözde
münevverleri (aydınları), devlete
karşı ayaklanmaların tahrikçileri, suiistimallerin ustaları haline getirdiler.
böylece elde ettikleri, kendi ifadeleriyle "hasta adam osmanlı
devleti", 20. asrın ilk yarısında ve ı. dünya harbinin sonunda bir bakıma
ölmüş. ancak, aşıladıkları hastalıkların halkın bünyesine tam olarak işlememiş
olması sebebiyle bu ölünün terekesinin yagma edilmek için henüz yeteri kadar
hazır olmadıgı görülmüştür.
türkiye cumhuriyetinin kuruluşu:
bunun üzerine, osmanlı devletinin topraklarının bir kısmı üzerinde
akıllarınca kurulmasına müsaade ettikleri yeni türkiye cumhuriyetini,
hastalıkları halka yaymak için programlamak üzere kültür güçlerini seferber
ettiler. artık, türk halkı, bin yıldan beri geliştirmiş ve sindirmiş oldugu
kendisini millet yapan medeniyyetten koparılarak, "kalkınmak, ilerlemek,
çagdaş uygarlık düzeyine varmak" bahaneleriyle "devrimcilik"(4)
adı altında yeni maceralara
sürüklenecek; fakat, kendisini bu maceralara sürükleyenler, kendisine geçerli
metot ve teknik yerine, kendi kültürlerinin, çogu işe yaramaz kırıntılarını
vereceklerdir. şimdi, avrupalılar gibi giyinen, yaşayan, evlenen, boşanan,
ölen, kırık dökük de olsa, ingilizce, fransızca, almanca konuşan, batıyı her
şeyiyle seven, her türlü sosyal münasebetinde batıyı örnek alan, geçmişine ait
ne varsa küçük gören, dini afyon sayan, türk halkını bayagı, türkçeyi kaba ve
güçsüz buldugu için haberleşmesinde türk halkının anlamadıgı gereksiz taşıma vy
uydurma dil unsurlarını kullanmaya çalışan, sözde demokrasi içerisinde
antidemokratik kanunların ve sloganların arkasına sıgınmış bir baskın güruh
türetilmiştir.
ve bir anarşinin olgunluk çagı:
bu güruha karşı çıkanlar vy bu güruh içerisinde yetişip durumun
vahametini kavrayarak sagda vy solda kendilerine çıkış kapıları arayanlar, gericilik ve
faşistlikle vy bölücülük / yıkıcılık ve komünistlikle itham edilmiş; zaman
zaman şiddetle cezalandırılmış ve hakikatte istemeseler bile, birbirlerinin ve
devletin en acımasız düşmanları haline getirilmişlerdir. böylece, türkiye, her
konuda birbirine tamamıyla zıt birçok degişik inanç ve kültürlerin deger
hükümlerinin çok kere ne istediklerini bilmeyen savunucularının çatıştıgı bir
ülke haline dönüştürülmüştür.
yanlış teşhis ve tedavi:
yaratılan anarşinin neticesi olarak ortaya çıkan sosyal ve bilhassa
ekonomik dengesizlikler, ya maksatlı hesaplar, ya bilgisizlik yüzünden anarşiye
sebep sayılmış; yapılan arazi (semptomatik) tedaviler, hastalıgın görünür
yanını zaman zaman gizlemişse de, ilaçların her kesilişinde, hastalık
belirtileri eskisinden daha şiddetli bir şekilde ortaya çıkmıştır; gerçek
teşhisin, medeniyyet degiştirmeye zorlanmaktan ileri gelen bir bunalım, milli
ruhta meydana getirilmiş bir kişilik çatışması oldugu türk halkından saklanmaya
çalışılmıştır.
ayrı yoldakilere ayrı diller;
birbirini anlamasın gidiler.
bu bunalımdan, bu milli ruhta meydana getirilen kişilik çatışmasından
türkçe de nasibini almış; yollarını ayıranlar dillerini de ayırmaya kalkmışlar
ve bugün, düzenli yapısı, yabancı unsurları kolayca kabulü ve bilhassa geniş
bir sahaya yayılmış zengin kültür ve edebiyat birikimiyle pekala dünyanın
sayılı kültür dillerinden biri olması gerekirken, türkçeyi, lügatsiz,
gramersiz, cılız ve bozuk tercüme ve taklitlerin fukara ve anlaşılmaz dilleri
haline koymuşlardır.
her şeyin devletten beklenir oldugu bir sistemde
acizlerin elinde kalmış bir devlet:
böylesine tutarsız dillerle yapılan, köksüz, milli bir hedefi olmayan, törensel
egitim ve ögretim, diplomalı cahilleri çogaltmış; meslege atılan,
yaratıcı güçten, zeka kıvraklıgından mahrum bu cahiller, yetişen nesillere iş
sahası açamamışlar; herşey devletten beklenir olmuş; devlet acizlerin elinde
kalmış; artan işsizlik bu sıkıntılı devrede anarşinin tuzu biberi olmuştur.
gelin bir plan yapalım.
daha önce de, çeşitli vesilelerle bazı düşünür ve yazarların zaman
zaman temas etmiş oldukları, türk kültürünün en tabii taşıyıcısı türkçenin
ugratılmış oldugu bu felaketi ve aldıgı derin yaraları ve bu yaraların tedavisi
için tutulabilecek yolları burada bir bütün haline getirip sizlere sunmaga
çalışacagım.
konu aşagıdaki plan dahilinde ele alınacaktır:
1. dilde anarşi derken ne anlıyoruz?
2. türk dilinde anarşi.
3. türk dilinden ve dolayısıyla türk dünyasından anarşinin
izlerini silebilmek için tedbirler.
3. 1. ı. yol: türk dünyasından türklerin girmiş oldugu eski
medeniyetlerin izleri tamamıyla silinmelidir.
ı. sonuç: başka dil, başka kültür.
3. 2. ıı. yol: türk dünyasında türklerin girmiş oldugu eski medeniyetlerin
izleri yeniden diriltilmelidir.
ıı. sonuç: milli dil, milli kültür.
1. dilde anarşi derken ne anlıyoruz?:
haberleşme takımı: dil.
en geniş manasıyla dil, canlı vy canlı sayılabilecek varlıkların (5)
çevreleriyle ve bilhassa
hemcinsleriyle bilgi alış verişinde bulunabilmeleri için, bunların her türlü
ihtiyaç, imkan ve kabiliyatlerine göre geliştirilmiş çok hususi ve bazan
oldukça teferruatlı kuruluşa sahip bir karşılıklı haberleşme (communication)
takımıdır. (6) bu takımla, bilgi
(connaissance = insan tarafından kavranılmış fikir, his, düşünce vs.) adını
verdigimiz malzeme, ihtiyacı karşılamak üzere işlenerek (encodage) haber
(message) haline getirilir. o halde, dil dedigimiz karşılıklı haberleşme
takımının yapısı ve kullanılma tarzı kullananın ihtiyacına göre
degiştirilebilir. ancak, bu degiştirme, eger mutlak bir anlaşma saglanmak
isteniyorsa, tarafların hilafına gelişi güzel, keyfi bir degiştirme
olmamalıdır. takımın parçaları maksada uygun ve gerektigi şekilde
birleştirilmeli ve işlenecek malzemeye usulünde tatbik edilmelidir. aksi halde
yapılan iş, malzemenin zayiine yol açarak beklenen neticeyi veremeyecek ve
ısrar edildigi takdirde, takımın parçaları, hatta bazan bütünü hasara ugrama
tehlikesiyle karşılaşacaktır.
anarşi dilde mi, dili kullananda mı?
dil, bir haberleşme takımı olarak ele alındıgında, kumanda yoklugu, baş tanımazlık manasına gelen anarşinin
dogrudan dogruya dilde degil, dili kullananlarda (makine vy cemiyette) aranması
gerekir. çünkü, alet degil, ancak aleti kullanan anarşist olabilir. bu sebeple,
anlaşıldıgı üzere, dilde anarşi derken, dar manasıyla insan cemiyetindeki
anarşinin -yani fertler arasındaki yeterli haberleşmenin bozulması neticesi
ortaya çıkan sosyokültürel bunalımların- dildeki tezahürünü ifade etmiş olmak gerekir.
dil bir sosyal deger mi?
bütün diller gibi, insanların kullandıkları diller de, bizzat
medeniyetin içinde bulunan birer sosyal deger degil, sosyal degerlerin meydana
getirilmesinde, geliştirilmesinde ve devamlarının saglanmasında kulanılan birer
vasıtadır. milli kültürü yabancılaşmaya karşı koruyan birer filtre
niteligindeki sosyal degerler, cemiyetin fertleri tarafından yeterince hazır
olarak bulunur, benimsenir ve yaşanır. bir cemiyet içerisinde, sosyal
degerlerin taşınmasında ve kültür alış verişinde alet ve malzeme niteligi
taşıyan dil de, fert tarafından hazır olarak bulunur; ancak, benimsenmez,
ögrenilir; yaşanmaz, kullanılır. eger böyle olmasaydı, bir milletten olmak
için, o milletin adını verdigi ve fertlerinin karşılıklı anlaşmada kullandıgı
dili ögrenmek yetişirdi vy kişi, bütün sosyal degerlerini reddettigi halde, bir
kere söz konusu anlaşma dilini ögrenmiş oldugu için o milletten
kopamayabilirdi.
belli bir insan dili, bir cemiyetin bütün sosyal sınıflarının, gerek
kendi içlerinde, gerek aralarında anlaşmak, geçmişin mirası üzerinde hak sahibi
olmak ve gelecege kültür mirası bırakmak üzere ortaklaşa kullandıkları sözlü vy
bilhassa yazılı işaretlerden ve işaretlerin düzenini tayin eden kaidelerden
teşekkül etmiş bir takımdır.
dil halkın, sosyal degerler milletin malıdır.
her takım gibi, haberleşme takımı olan dili de usulünde kullanmak,
insan için, belli bir kabiliyeti ve zamanla geliştirilmiş alışkanlıgı
gerektirir. insanlar, bu alışkanlıgı ekseriyetle belli bir çevre içinde duyup
konuşma ve okuyup yazma yoluyla kazandıkları için, dilin başlı başına sosyal
bir deger oldugunu sanmakta haklıdırlar. ancak bilindigi üzere örnekleri
nispeten az da olsa, bir dilin, bir cemiyete ihtiyaç duyulmadan tek taraflı
ögrenilmesi ve hatta kullanma alışkanlıgının dahi kazanılması mümkündür. dil
halka aittir; bir medeniyete has düşünce mahsülü sosyal degerler ise
millette... bu yüzdendir ki , aynı dili kullandıkları halde millet olamamış vy
millet olma vasfını yitirmiş vy ayrı dilleri kulandıkları halde millet olma
vasfını kazanmış halklar vardır. (7)
aynı dili kullanmak, tekbaşına, millet olmayı saglamaz; ancak, kültür alış
verişini saglayarak ortak sosyal degerlerin teşekkülü meselesini halletmeyi
kolaylaştıracagından, millet olma şansını artırır.
dil adını çok kere milletten alır.
millet teşkilatlanıp devlet kurarak diger milletler nezdinde varlıgını
tescil ettirir; kullandıgı dil vy dillere de çok kere kendi adından ad vererek
resmi dil ihtiyacını milli bir isim altında saglar. bu seviyede, dil, kendisine
güvenilir bir bakıcı, koruyucu bulmuş olur. milleti meydana getiren halkın yeni
ihtiyaçlarını karşılamak üzere alet bakımından zenginleştirilir.
bir kültür şartlanması: millet olmak.
millet olmak, belli bir halk arasındaki ortak bir kültür şartlanmasının
neticesidir. bu şartlanmayı saglamakta en mühim vazife de her halde dile
düşmektedir. gerçekten milliyetçi devlet ve devlet adamları, varlıgını millete
borçlu ve milletin hizmetinde olması gereken devletin bekasını saglamak için
dili korurlar; dış kuvvetler tarafından parçalanmasına engel olmak için, hissi
oyunlara alet olmaksızın onu ilmi bir kontrol altına alırlar; söz konusu
şartlanmayı bozacagı endişesiyle halkın ilgili kesimlerine ait olmayan gereksiz
uydurmalara ve dışarıdan taşımalara itibar etmezler. bilirler ki, milli dil
denilen bu takım, cemiyetin ihtiyacı dışında, fertlerin vy sosyal sınıfların,
dış kültürlerin tesiri altında gelişmiş keyfi müdahelelerine ugradıgı takdirde
bozulur; yeni durum cemiyetin diger fertleri vy sosyal sınıfları tarafından,
haklı olarak, dış kültürlerin ihtiyaç duyulmayan diger mahsulleriyle birlikte
reddedilir; müdahelede bulunan fertler vy sosyal sınıflar, bir zaman için baskı
güçlerini kullansalar bile, söz konusu cemiyette ortaya çıkan sosyokültürel
çözülmeye mani olmak zamanla imkansızlaşır; milli birligin bozulması
kesinleşir.
milli olan dilden çok düşünüş tarzıdır.
her takım gibi, haberleşme takımı olan dilin de ihtiyaç duyulan
aletlerinde (dil unsurları) mutlak bir millilik vasfı aramak yersizdir. (8) bir dil; dil unsurlarının menşei, yapısı, birleşme
düzeni ne olursa olsun; bir milletin fertlerinin karşılıklı anlaşmalarını
eksiksiz saglayabiliyorsa (buna "senkronik (eşzamanlı) bag" diyoruz),
nesilleri arasındaki bagı kesintisiz kurabiliyorsa (buna da "diakronik
(artzamanlı) bag" diyoruz) millidir. bunları gerçekleştiremiyorsa, ne
kadar öz ve düzenli olursa olsun milli degildir. bu hususta devlete düşen,
halkın ilgili kesimlerinin (aile, okul, sosyal sınıf, meslek vs.) anlaşma
ihtiyaçlarını karşılamak için ortak bir şuurla hareket etmelerinin teminine
çalışmaktır; yani, milleti meydanagetiren halka ters düşmemektir.
anlaşılmak isteyen anlaşılacak dili kullanır.
dilde zorlama dogru degildir. esasen, anlaşılmak isteyen, anlaşmak
istedigi kimsenin anlayacagı şekilde dil kullanmak mecburiyetindedir
(lengüistik adaptasyon / dilsel uyum). gerçek manada milli birlik saglanmaga
başlandıgında, dil birligi, ister istemez zamanla saglanacaktır. (9) kolayca anlaşılacagı üzere milli birligi saglamak için
dilden degil, düşüncenin mahsulü olan sosyal degerlerden, hoşgörü ile
geliştirilecek kültür ve ülkü birliginden başlamak gerekir.
dili boz; milleti dagıt.
kurulmuş bir milli birligi bozmak vy kurulmakta olan bir milli birligi
engellemek içinse, işe, oluşmuş hoşgörüyü yok etmekle ve içinde bütün sosyal
degerlerin ifadesini buldugu haberleşme takımı olarak kullanılan dile bozucu
müdahalelerde bulunmakla, onu çalışmaz hale getirmekle başlamak yerinde olur. (10)
toplum hoşgörüsünü yitirdiginde ve sosyal müesseselelerin meydana
getirilmesinde, geliştirilmesinde ve devamlılıgının saglanmasında kullanılan
dil dedigimiz bu haberleşme takımı bozuldugunda, kısmen vy tamamen
terkedildiginde, milleti meydana getiren fertlerin geçmişleriyle olan
(diakronik/ artzamanlı) ve birbirleriyle olan (senkronik / eşzamanlı)
irtibatları kesilecek, uzun bir geçmişe dayanan kültür şartlanmasının
neticesinde geliştirilmekte olan ortak deger hükümleri ortadan kalkacak ve
millet olma vasfını kaybetmekte olan bu cemiyette anarşi başlayacaktır. (11)
2. türk dilinde anarşi:
uzun lafın kısası.
türk halkının, millet olma yolunda, bilinen tarihi boyunca birkaç büyük
kültür çevresi degiştirmiş oldugunu biliyoruz ve yine islamiyet öncesine ait
olan devrede, çeşitli dinlere giren türklerin, göktürk ve uygur devletlerinin
merkezi otoritelerini kaybetmelerine ve yıkılmalarına yol açtıklarını da
biliyoruz. bu devrede, türk dili üzerinde devletçe müdahalelerde bulunuldugunu
sanmıyoruz. türk halkı, nisbeten kendi iradesiyle degişiklige ugrattıgı kültürünün
ihtiyaçlarına cevap vermek üzere dilini de tabii gelişmesi içerisinde yaşattı.
kültür münasebetinde bulundugu halkların dillerinden yeni dil unsurları aldı vy
kendi dil imkanlarıyla yeni kavramları karşılamak üzere yeni dil unsurları
meydana getirdi. bu arada, diledigince, kültürünü tespit etmekte kullandıgı
yazısını bile, girdigi yeni kültür çevrelerine uyarak degiştirdi. türk
dünyasının bu devrede içinde bulundugu anarşiyi, bize ulaşan metinlerde
kulanılan dil unsurları, degişik alfabelerle meydana getirilmiş yazı çeşitleri
ve imla tutarsızlıklarında görmekteyiz. (12)
10. asırda, islami kültürle temasa geçen türkler, kitleler halinde
müslüman olmaya başladılar. yeni din, yeni ihtiyaçları, yeni ihtiyaçlar yeni
kavramları getirdi. önce islamiyetin türkler arasında yayılmasında aracı olan
farsçadan bazı dil unsurları alındı vy türkçenin imkanlarıyla bazı yeni
kavramlara işaretler bulunmaya çalışıldı. daha sonra araplarla temasa
geçilince, islami kültürün asıl taşıyıcısı olan arapçadan çeşitli konulardaki dil
unsurları türkçeye akmaya başladı. bu akışa hiç bir kuvvet ciddi olarak karşı
koymadı. islamiyet öncesi devrede kullanılan alfabe ve yazılar zamanla terk
edilerek, sonradan islam medeniyetinin ortak yazısı halini alacak olan, yeni
girdikleri dinin temel kitabı "kur'an"ın yazılmış oldugu arap
yazısından mülhem, bugün eski yazı
dedigimiz, islami türk yazısı geliştirilmeye
başlandı. oldukça uzun süren geçiş devresinde, bazı çevrelerde türkçenin terk
edilmesine varan aşırı gelişmeler görüldü. ancak, bunlar kültürün gerçek sahibi
olan halkın karşı koyması ile dengelendi. (13) türkçe, bütün türk dünyasında en genişinden başlamak
üzere düzenli ve kademe kademe daralıp ayrılarak en darına kadar çeşitli sosyal
sınıfların ihtiyaçlarına uydurulmuş bir ortak sözlü ve yazılı haberleşme takımı
olarak kullanıldı. islami kültür, kendi içinde yaygın bir anarşinin dogmasına
imkan hazırlamayacak yapıdaydı. dolayısıyla, türkçe ve onun çeşitli halk
kesimlerine ait kullanılışları gittikçe oturarak tabii gelişmelerini sürdürüyorlardı.
(14)
matbaanın türk-islam dünyasına girmesiyle bilhassa, yazar çizer
sınıfının büyük bir kısmı daha geniş çevrelere hitap etmek ihtiyacını duydu ve
yazarların birçogu, dillerini hitap etmek istedikleri çevrelere göre ayarlama
yoluna gittiler. geniş halk tabakalarına hitap etmek isteyen bu yazarların
dilde sadeleşme gibi görülen bu hareketleri aslında son derece tabii bir
gelişmeydi. (15)
buna "demokrasi" derler;
kendi dogrusunu söyleyeni ezer,
ya da dokuz köyden kovarlar.
ancak bu sıralarda, batıdan, teknik yanında kültür de girmeye
başlamıştı. batı kültürünün hayranları, türk toplumunun aydın çevrelerinde gün
geçtikçe artıyordu. osmanlı devletinin ı. dünya harbine girip yenilmesi;
harpten sonra kurulan türkiye cumhuriyetinin idari kadrosunun agırlıgını batı
medeniyeti hayranlarının teşkil etmesi, türkiyede "halka karşı halk
için!" şeklinde tarif
edecegimiz, zorla batılılaşma hareketlerini hızlandırdı. cumhuriyetin ilk
yıllarının neşriyatıyla, o günleri yaşamış halkın anlattıklarının birçok
hususta birbirini tutmadıkları, geç de olsa bugünkü nesil tarafından hayretle
görüldü...
sil baştan...
batıdan alınan sosyal müesseseleri yerleştirmek için, islami türk
medeniyetine karşı açıkça ve sert bir şekilde cephe alındı. (16) eski kültürün eserlerinin yaygın bir şekilde
okunmaması ve okutulmaması için islami türk yazısının kullanılmasına son
verildi. türk milletinin yüzüne karşı "zekidir" deniliyor; arkasından
japonlardan, çinlilerden, ingilizlerden daha aptal oldugunu ispat etmek
istercesine yazısı kolaylaştırılıyordu. (17) islam medeniyetiyle almış oldugu dil unsurları, ya
yüzlerce yıl önce terkettikleriyle ya yeni uydurulmuş olanlarla degiştiriliyor,
böylece milliyetçilik adı altında bir an önce batılılaşmak için köklü hamleler
yapılıyordu. (18)
bir medeniyetin mensubu olmak "oldum"
demekle olmaz.
düşünülmüyordu ki, batı medeniyeti de, hristiyanlık öncesi ve
hristiyanlık kültürüyle gelişmiş, büyük ve köklü bir medeniyettir. batılılar, o
medeniyeti bugünkü durumuna getirmek için yüzlerce yıl emek sarfetmiş, alın
teri ve kan dökmüşlerdir; halen de, onu yaşatmak, daha da geliştirmek, kusursuz
kılmak için canla başla çalışmaktadırlar. bugün degişik bir kıyafet, degişik
bir yazı anlayışı, degişik bir müzik, degişik bir tarih anlayışı, degişik bir
yaşama tarzı vs. olarak gördügümüz batının, bütün bu güzel görünüşünün
arkasında yüzlerce yıllık bir geçmiş, apayrı bir dünya vardır. (19)
ektiler; biçiyorlar.
bu görünüşleri bir kaç yılda almaya kalkmakla o dünyaya girilemezdi.
nitekim de öyle oldu: türk halkı, yeni yetişen nesillerine kendi deger
hükümlerini vermekten zorla da olsa vaz geçirildi. yeni deger hükümleri ise,
kolay alınıp benimsenecek gibi degildi. bir süre sonra, birçokları için
türkiyede, türkiye cumhuriyeti vatandaşı olmak, islam olmak, nüfus cüzdanlarındaki
kayıttan öteye gitmeyecekti. türkiyede insan, iyi davranışları, insanlıgı,
bilgisi ve fazileti ile degil, kaba kuvveti, ne yolla elde etmiş olursa olsun
ünvanı ve parası ile ölçülür olmuştu. güçlü olmak haklı olmaktan üstün
tutulmuştu. duraklama bitmiş, düşüş başlamıştı...
dil milletin; millet devletin aynasıdır.
şu sıralarda, türkler için, belli bir medeniyet kurmak vy bir
medeniyete mensup olmak vaz geçilmez bir ihtiyaçtır. türk halkının yeniden
millet olma yoluna çıkması, her şeye sıfırdan başlaması kolay olmayacaktır.
şimdiden bu ihtiyacı duyan yeni nesil yolunu aramaya başlamıştır. bu neslin,
sagcısını, solcusunu, nasyonalistini, enternasyonalistini, ilericisini,
gericisini, tutucusunu, devrimcisini, marksistini, leninistini, maoistini, faşistini,
nurcusunu, hilafetçisini, saltanatçısını, şeriatçısını, nihilistini, ateistini
vs. , hiç birini ama hiç birini -şiddete başvurmadıkları sürece- kınamamalı.
bunlar, türk halkına yeni bir medeniyet bulmak için, onu yeniden millet yapmak
için, hayatlarını ortaya koymuş açıkça oynuyorlar. pandoranın kutusu
açılmıştır; onu zorla kapamak mümkün olsa bile, dagılan, saçılan kötülükleri
toplayıp tekrar içine doldurmak mümkün degildir. korkunun ecele faydası olmaz:
arayış içerisinde olanların davranışlarını saygıyla karşılamak ve kendilerine
iyi niyet mahsulü olan her türlü imkan kapısını açmaktan başka çare yoktur.
anarşiyi, baskıyla, yasaklarla, agır cezalarla, terörle vy güzel fakat boş
sözlerle, birbirini tutmaz sloganlarla falan vy filan durduramaz; anarşi
başladıgı gibi durur; arayış içinde olanlar, parçalanmış, yıkılmış medeniyet
dünyalarının yerine yenisini kurabildikleri zaman durur; arayış içinde olanlar,
artık aldatılmadıklarını anladıkları gün, gerçekten seçme hakkına sahip
olduklarına, eşit şartlarda eşit haklarla yarıştıklarına inandıkları gün durur;
yetkililer şahsi çıkarlarını bir kenara bırakarak düşündükleri gün; iyi
niyetlerini isbat ettikleri gün durur...
3. türk dilinden ve dolayısıyla türk dünyasından anarşinin izlerini silebilmek
için tedbirler:
ya sen islam ol ahcik
ya ben olam ermeni
yeniden millet olmak için türk halkının anlaşabilmesi, herşeyden önce,
oturmuş, kararlı bir dili gerektirir. oturmuş kararlı bir dil, yapısında anarşi
izi taşımayan dil demektir. böyle bir dilin elde edilmesi için türk dünyasının
yetkili devlet adamları ve alimleri bir araya gelmeli ve şu hususlarda karara
varmalıdırlar. karşılarında iki yol var:
ı. yol:
3. 1. türk dünyasından türklerin girmiş oldugu eski medeniyetlerin izleri
tamamıyla silinmelidir:
bu yol oldukça zor, fakat yürünmesi imkansız degildir. esasen türkler
islamiyet öncesi kültürleri hakkında fazla bir şey bilmemektedirler. mühim olan
onların islami kültürleriyle münasebetlerini kesme işini daha ciddi olarak ele
almaktır. bunun için:
kabe arabın olsun ...
3. 1. 1. türkiye
cumhuriyetinin kuruluş yıllarında oldugu gibi halkın dini egitim ve
faaliyetlerini kesinlikle yasaklamak; din adamlarını devlet memuru haline
getirerek sosyal ve ekonomik bakımdan kontrol altına almak ve halkın kötü
saydıgı davranışlarda bulunanları din adamı olarak yetiştirip tanıtmak. (20)
musayı küstürdük; isa ile barışalım.
3. 1. 2. 25’er yıllık
aralıklarla bir kaç kere daha yazı devrimi yapmak ve eskiye ait eserlerin yeni
yazılarla yazılmasını vy oldugu gibi neşredilmesini yasaklamak; eski kültürün
eserlerinin bulundugu kütüphane, müze gibi yerleri sagcı vy solcu aşırı uçları
tahrik ederek tahrib ettirmek, eserlerle birlikte yaktırmak. yazı devrimi
hususunda, yazıyı millileştirmek adı altında köktürk ve uygurların kullanmış
oldukları yazılar, israildeki durum örnek gösterilerek bir süre için
kullandırılabilir. (21)
"türk" de türkçe degilse
"türk"ün öztürkçesi ne?
3. 1. 3. aralıksız dil
devrimi yapmak; yeni uydurulan dil unsurlarını bütün basın-yayın organlarını
seferber ederek kullandırmak; uydurmacılıkta başarısı görülenlere ödüller ve
orunlar vermek; bu işin, halkın dilini yabancı dillerin boyundurugu altından
kurtarmak gayesiyle yapıldıgına halkı inandırmak; uydurmacılıgı dilin sentaksına
kadar götürerek yeni ve birbirinden uzak dillerin türemesini saglamak; giderek
bu dilleri kullananlara ayrı etnik grup adları vermek...
kimmiş türkler; türkçe neymiş?
3. 1. 4. ingilizce,
fransızca, almanca ve rusça gibi kültür dillerinin okutulmasına ilkokuldan
başlamak; bu dilleri iyi ögrenenlere bugün türkiyede oldugu gibi önemli
ayrıcalıklar tanımak; giderek, önce senatör, sonra mebus adayı olabilmek için
müracaat edenleri yabancı dil imtihanına tabi tutmak; yüksek ögrenimini bu
dillerden birisiyle yapabilenleri, türkçe ile yapanlara üstün tutmak ve giderek
yüksek ögretimin tamamıyla yabancı dille yapılmasını mecburi kılmak... türkiye
türkleri için bu dillerden şimdilik en elverişli olanı ingilizcedir. bu dil
aynı zamanda günümüzde dünyanın birinci sırayı alan konuşma ve kültür dilidir.
türkiyede aydınlar tarafından tutulan bu dil, önce ikinci resmi dil olarak
kabul edilip resmi toplantılarda ve yazışmalarda kullanılabilir...
medeni olun; bedevi degil.
3. 1. 5. okullarda
okutulan sosyokültürel konulu derslerde, batı medeniyetini övmek ve islam
medeniyetinin türkleri nasıl barbarlaştırıp geri bıraktıgını halkın tepkisine
yol açmayacak şekilde anlatmak ve ögretmek...
3. 1. 6. bunları
gerçekleştirmek için batılı devletlerden yardım almak, enternasyonal
kuruluşlara girmek ve bu işlerde ihtisaslaşmış batılı misyonerlerle çalışma
birligi kurmak...
ı. sonuç:
başka dil, başka kültür:
bütün bu işler tamamlandıgında, türkçe bölünüp, küçük halk gruplarının
günlük işlerinde kullandıgı birbiriyle ilgisiz, yazısı ve edebiyatı olmayan
basit diller haline gelir; daha önce egitimine önem verilen yabancı dil
millilik vasfı kazanarak ortak kültür ve devlet dili haline geçer; bu dilde
mevcut olan eserler oturmuş batı medeniyetinin eserleri olacagı için, bunlarla yetişen
nesiller bir başka dünyanın hayranlıgını duymayacak ve özlemini çekmeyeceginden
anarşi, türk adının yeni cemiyetlerin tarihinden silinmesiyle nihayet
bulacaktır.
ıı. yol:
3. 2. türk dünyasında türklerin girmiş oldugu eski medeniyetlerin
izleri yeniden diriltilmelidir:
bu yol da pek kolay sayılmaz; dışarıda ve içeride dışardan yardım gören
engellerle doludur. mühim olan türklerin, yakın geçmişlerindeki medeniyetle
zayıflamış olan münasebetlerini yeniden kuvvetlendirmektir. bu işi başarmak
için:
bilen okusun; frenkçe mi, rusça mı, arapça mı,
yoksa hepsi türkçe mi?
3. 2. 1. türk dünyası
ortak yazısının tayin etmelidir: bugün dünya üzerinde türkçe gibi degişik
alfabe ve yazı anlayışıyla yazılan ikinci bir kültür dili yoktur. (22) latin ve kiril harflerinden meydana getirilmiş
fonetik esaslı yazı dilleri, türk dünyasının yalnız geçmişiyle baglarını büyük
ölçüde koparmakla kalmamış, aynı zamanda yaşayan nesillerin yazı yoluyla
anlaşmalarını da sekteye ugratmıştır. (23) hangi alfabeyle olursa olsun, nispeten fonolojik esaslı ortak bir
yazıda karar kılınmaladır. (24) bu
yazı, yazım anlayışı bakımından belki de yakın bir geçmişte türk dünyasının
ortaklaşa kullandıgı islami türk yazısı benzeri bir yazı olabilir. (25) böyle bir yazıyı kullanmak için, daha önce yapılmış
bir yanlışı yapıp devrim yoluna gitmeye gerek yoktur. bugünkü türk
devletlerinin alacakları ortak bir kararla, islami türk yazısı vy yazım
anlayışı bakımından islami türkyazısı benzeri bir yazı, yalnız türkolojiyle
ugraşanların inhisarından çıkarılıp ortokul ve liselere ders olarak konulabilir
ve ilk kademede, edebiyat derslerinde yazı devrimlerinden öncesine ait metinler
asli yazılarıyla okutulabilir. açıkça itiraf etmeliyim ki, bu, gerçekleşirse,
bu sahada hocalık ve ilim adamlıgı yapan bizlerin işini oldukça
zorlaştıracaktır. bundan böyle bilhassa bizim için islami türk yazısıyla
yazılmış eserleri latin harfleriyle yazmak artık ilmi çalışma olmaktan çıkacak;
ögrencilerimiz islami türk yazısını vy bu yazım anlayışının mantıgını bilerek
karşımıza oturabileceklerinden onlara daha yüksek seviyede bilgi
kazandırabilmek ugruna daha çok çalışmamız gerekecektir. sanıyorum ki, görünür
sebebi hangisi olursa olsun, meslektaşlarımdan bir kısmının itirazlarının asıl
sebebi bu olacaktır. ayrıca, bu hususta bütün türk dünyasında okutulabilmesi
için islami türk yazısıyla basılmış, siyasetten uzak, teknigi, edebiyatı ve
diger güzel sanatları konu alan neşriyata müsaade edilmesi faydalı olur. (26)
bana sorarsanız, ben, şu an
kullanmakta oldugum latin harfli türkiye cumhuriyeti yazısının türk dünyasının
ortak yazısı olmasından yanayım. çünkü, bilindigi gibi, 1) türkiye türkçesi,
türk lehçeleri içerisinde en iyi işlenmiş ve en tanınmış olanıdır. 2) diger
türk lehçeleriyle kıyaslandıgında, türkiye türkçesi, telif ve tercüme yoluyla
oluşturulmuş nitelikli belge (yazışma, mektup, kitap, gazete, dergi, vbg.)
çeşidi ve sayısı bakımından, gerek geçmişte gerek günümüzde, en ileri
durumdadır. 3) türkiye türkçesi, bugünde türk dünyasının en kalabalık türk
toplulugu tarafından konuşulup yazılmaktadır. 4) ben bugüne kadar yazdıklarımı
ve bu tebligimi latin harfli türkiye cumhuriyeti yazısını kullanarak türkiye
türkçesiyle yazdım. -çok bencilce bulacaksınız ama- türkiye türkçesi, bu yazısı
ve bu haliyle yaşadıgı ve yayıldıgı müddetçe benim bütün yazdıklarım ve bu
tebligim daha çok kimseye ulaşacak, daha çok kimse tarafından okunacaktır. ve
ben bunu bütün gönlümle istiyorum.
bir deli bir kuyuya taş attı;
buyurun çıkaralım.
3. 2. 2. türk dünyası, ortak
dil unsurlarını tespit etmelidir: bugün dünya üzerinde sözlügü ve grameri
ilgisiz kimselerin insafına bırakılmış ikinci bir kültür dili yoktur. hele
türkiyede, herkes kendisini kelime ve ek uydurmaya selahiyetli görmekte, bu
uydurmaları yaymak için bulundugu mevkii kullanıp henüz halka mal olmamış bu
sözde dil unsurlarını halkın malı olan devlet müesseseleri (trt, okullar, vb.)
vasıtasıyla kulanılır hale getirmeye çalışmaktadır. ilim adamları ise uydurulan
sözcüklerin türkçe için gerekli vy
gereksiz olduklarının degil, yapı ve kullanılış itibarıyla yanlışlık vy
dogruluklarının münakaşasını yapmaktadırlar. sözde, türkçe, yabancı dillerin
boyundurugundan kurtarılırken, türk halkının günden güne bölünerek degişik
yabancı kültürlerin boyundurugu altına girdigi gerçegi gizlenmeye çalışılıyor.
türkçe, geçmişi olan bir dildir; tarihi gelişmesi tabii ve kopuksuzdur (27); türk halkı kendi dilinde ne yapmışsa ve başka
dillerden ne almışsa bilerek ve isteyerek yapmış ve almıştır; yaptıgı ve aldıgı
dil unsurlarını kendi malı haline getirmesini bilmiştir. bugün yapılacak iş
biraz zor, fakat mümkündür: tarihte ve günümüzde türk dünyasının halk ve meslek
grupları tarafından sevilerek çok okunan eserlerinde geçen dil unsurları
(kelime ve ekler) öz ve yabancı ayrımı yapılmaksızın eksiksiz taranmalı, tespit
edilen dil unsurlarının mana ve vazifeleri dikkatli bir şekilde araştırılmalı;
gerektiginde anketlerle türk halkına ve ilgili meslek gruplarına müracaat
edilmeli ve türk dünyasının ortak malı olma şansına sahip olanlar ayırım
yapılmaksızın türk dilinin sözlügüne ve gramerine alınmalıdır.
insanlar konuşa konuşa ...
3. 2. 3. türk dünyasında
teşekkül ettirilmek istenilen müşterek yazı ve dil hususunda kimseye baskı
yapılmamalı: nasıl olsa, teklif olarak başlayan bu hareket zorla engellenmedigi
takdirde, birbirleriyle anlaşmak isteyenler, birbirlerine anlayabilecekleri
dille hitap edecekler; böylece, türk dünyası, tarihte oldugu gibi, ortak dil ve
yazısına tabii yoldan yeniden sahip olacaktır.
bakmasını bilene,
her dil dünyaya açılan ayrı bir penceredir.
3. 2. 4. dilin zengini,
yoksulu olmaz; dilin gelişmişi, güdügü olur. ister gelişmiş ister güdük olsun
her dil ögrenilmeye ve ögretilmeye deger. saglıklı insan dil ögrenme yetisiyle
dünyaya gelir ve her insanın başta anadili olmak üzere dil ögrenme hakkı
vardır. bu hak kutsal bir haktır. dil ögreteni ve ögreneni saygıyla karşılamak
gerekir. barış istiyorsanız; barışa giden yol dilden geçer.
türk dünyasında, anadili, yerli ve yabancı dil ögretimi milli
menfaatlere uygun olarak yapılmalıdır: f. kölcsey yegenine "yabancı dil
bilmenin güzel bir şey, ana dilini yükseltmeninse vazife oldugunu hiçbir zaman
unutma." diyor. yabancı dil türk halkının çagdaş dünya ile münasebetini
karşılıklı menfaatleri yönünden geliştirmesi için ögretilmelidir. ancak dilin,
aynı zamanda kültür alış verişinde mühim bir kanal; sosyal degerlerin ise milli
kültürü koruyan birer filtre oldugu unutulmamalıdır. yabancı dil ögretiminin
anarşiyi doguran unsurlardan biri olmaması için, filtrenin saglam olup olmadıgını
kontrol etmeden kanalı açmak dogru degildir. şüphesiz türk dünyasının,
kalkınması için her dilde mütercim ve tercümanlara ihtiyacı vardır. diplomatlar
gönderildikleri ülkelerde kullanılan dilleri bilmelidirler. ancak, gerek devlet
adamları, gerek diplomatlar, türk halkını temsil ettikleri resmi görüşmelerinde
türk dilinden başka dil kullanmamalıdırlar. İmzalayacakları anlaşmaların türkçe
ve karşı tarafın diliyle yazılmış olmasını istemeli, türkçe olanının altını
imzalamalıdırlar. türk halkından yabancı dil ögrenenlere ayrıcalık degil, diger
ögrenimleri yapanlarla hizmet eşitligi saglanmalıdır. üniversite ve diger
araştırma kurumlarında yapılan araştırmaların ihtiyacına göre ilgili sahalarda
yabancı dil bilen mütercimler bulundurulmalı; bunlardiger araştırıcı ve
ögreticilerle eşit haklara sahip olmalıdırlar. yerli ve yabancı diller, herkese
degil; gerekli diller, gerektigi şekilde ilgililere ögretilmeli; diger dillerde
yayınlanan ilmi ve edebi eserler gecikilmeden türkçeye tercüme edilip
yayınlanmalıdır. daha önce de işaret ettigimiz gibi, bir dilin degeri onun
kültürel ve edebi itibarına baglıdır. bir dilin kültürel ve edebi itibarı ise
daha çok o dille yazılmış her mevzuda yerli ve yabancı ilgililerince aranan bol
miktarda telif ve tercüme eser bulundurmasına baglıdır. bugün ingilizce, rusça,
japonca, çince, almanca, fransızca, arapça, osmanlıca vb. dilleri ögrenme
istegimiz, çocuklarımıza ögretme istegimiz, bu yüzden bu dillerle ögretim ve
egitim yapan okullara çocuklarımızı sokmak isteyişimiz bu dillerin
güzelliginden, saflıgından, kolaylıgından degil, bu dillerde yazılmış
eserlerdeki biriktirilmiş bilgi yüzünden degil midir? vaktiyle osmanlıca
dedigimiz türkçe de böyle bir dil olmuştu; türkçe bugün böyle bir dil olmaya
layık degil midir? ögretimde, yabancı dil, mecburi degil, ihtiyari olmalı;
yabancı dil ögrenenlere ayrıca durumlarına uygun sertifika vy diploma
verilmelidir.
rejimini kendi seçen devletine sahip çıkar.
3. 2. 5. türk dünyası,
siyasi görüşler ve rejim tartışmalarını bir yana bırakarak, ortak bir ilimler
akademisi kurmalıdır: nasıl olsa ortak bir dili konuşup yazan halklar
birbirlerini gün geçtikçe daha iyi anlayacak; ortak bir kültüre sahip olmaya
çalışacak ve günün birinde, er geç hiçbir zorlamaya gerek duymadan millet olma
şuuruna varacak; bu arada, siyasi görüş ve rejim anlayışı bakımından da
birbirlerine yaklaşacaklardır. Kurulacak türk ilimler akademisi, bünyesinde türk dilinin önce bir kültür dili haline
getirilmesi hususunda çalışan bir yüksek komisyon bulundurmalıdır. bu komisyon,
türk dilinin gelişmesini günü gününe takip etmeli ve dilin yeni kavramlar
karşısında, başka dillerden alınan vy türkçenin imkanlarıyla yapılan ihtiyaç
duydugu yeni dil unsurlarını tespit ve duyurma hususunda akademinin diger
komisyonlarıyla işbirligi etmeli; ayrıca, türk diliyle en yeni bilgileri havi
bir ansiklopedik lügat yayınlamalıdır. bu arada, "türk" adı ve
"türkçe" türkiye türklerinin inhisarından kurtarılıp bütün türk
dünyasındaki türkler ve bunların ortak dili için kullanılmalıdır.
ıı. sonuç:
milli dil, milli kültür.
bu işler sürerken, ortak dil ve yazısıyla anlaşacak olan türk halkları,
siyasi görüş ve rejim anlayışında da birbirlerine yaklaşacak; türk dili yeniden
bir kültür ve devlet dili halini alacak; bu dilde verilen eserler, oturmuş bir
türk kültürünün eserleri oldugu için, bunlarla yetişen nesiller, başka
kültürler karşısında hayranlık duysalar bile alacakları şeyleri ellerindeki
köklü ölçülere vuracaklarından daha akıllıca hareket etmiş olacaklar, yeni bir
dünya aramak yerine kendi dünyalarını geliştirme yolunu seçeceklerdir.
medeniyet degiştirmeye zorlanmaktan ileri gelen bunalım, milli ruhta meydana
getirilmiş olan kişilik çatışması ortadan kalkmış olacagından anarşi
duracaktır.
denizler durulmaz dalgalanmadan ...
bugüne kadar duydugum, okudugum ve üzerinde düşünüp tecrübemle
degerlendirdigim fikirler, beni biraz önce sıraladıgım sonuçlara ulaştırmıştır.
bugünkü anarşinin ve anarşinin türk dilindeki izlerinin ortaya çıkışı ve yok
edilebilmesi hususunda dogru oldugunu sandıklarım şimdilik bunlardan ibarettir.
yanlış ve eksiklerim hususunda bana yardım edeceginizi umar, kusurlarımı iyi
niyetime bagışlamanızı diler, saygılarımı sunarım.
***
*
NOTLAR
(1) POTIER, B. ; Les Langues dans le Monde, Le Langage, s. 228
(2) UNESCO’ya göre konuşma dilleri arasında 11. sırada Avrupanın ortasından Asyada Pekine kadar uzanan bir alanda konuşulmaktadır (TURQUIE, les Guides Bleus, Hachette 1978). Dünya nüfusu 1978’de 4 milyara ulaşmıştır. Bu nüfusun %3’ü Türk asıllıdır. Mandarin Çincesi, 500 milyon; İngilizce, 270 milyon; İspanyolca, 160 milyon; Rusça, 130 milyon; Türkçe, 120 milyon (Türkiye Türkçesi, 27. sırada 30 milyon) kişi tarafından konuşulmaktadır (W. W. GAGE; List of Languages with Numbers of Native Speakers, Washington 1969.)
(3) bk. Rakamlarla Büyük Türkiye - Türkçe Dünyada Üçüncü Dil... Günaydın Gazetesi, 12 Eylül 1977 (2. Bölüm: Anadolu Haberleri, 3. s.); DÖNMEZ, Yusuf, II. Türk Dünyasının Beşerî ve İktisadî Coğrafyasına Toplu Bakış, Türk Dünyası El Kitabı, Ankara, 1976, s. 46-48.
(4) Bizdeki tatbikatıyla, "devir-" kökeninden yapılan bu kelime çok yerindedir. Ancak, sanıldıgı gibi, Arapça "inkılab" vy Fransızca "revolution"undegil, olsa olsa Arapça "tahribat", Fransızca "destruction" kelimelerinin karşılıgı olabilir. Degil Türkçeyi bütün incelikleriyle bilip kullanan büyük önderimiz Atatürk'ün, kimin olursa olsun kurdugu bir devlete böyle bir durumu yakıştırabilecegine nasıl inanılabilir.
(5) AKMAN, Toygar, Madde İçindeki Canlılık, Bilim ve Teknik, Sayı: 132, s. 11-14; AKMAN, Toygar , Evrendeki Şuur Yapısı, Bilim ve Teknik, Sayı: 120, s. 8-13.
(6) bk. STALİN, J. V. , Marksizm ve Dil, İstanbul, 1967, s. 15-16. Bu eserde dilin aletlik vasfı ele alındıktan sonra "Dil, insanlar arasında anlaşma ve haberleşme vasıtası olarak, sırf bütünüyle cemiyete hizmet etsin diye, cemiyet üyeleri için müşterek ve cemiyet için tek olsun diye, cemiyetin üyelerine mensup oldukları sınıfa bakmaksızın aynı şekilde hizmet etsin diye mevcuttur ve sırf bu maksatla kurulmuştur. Dil, bu durumda, bütün halk için müşterek alet olmak durumundan ayrıldığı, sosyal gruplardan birini diğerleri aleyhine olarak tercih eder, destekler bir tavır aldığı takdirde, öz vasfını kaybeder, cemiyette insanlar arası bir anlaşma ve haberleşme vasıtası olmaktan çıkar, ..." denilmektedir.
(7) İsrail Devleti kurulduğu zaman, İsraile gelen Yahudiler, geldikleri ülkelerin dillerini ana dili olarak konuşup yazıyorlardı. Ancak, Musevilik onlarda millet olma şuurunu yaşatmış ve nihayet filizletmişti. Binlerce yıl konuşulmamış olan Tevratın dili ve yazısı, yeniden diriltilerek bu ayrı dilleri konuşan insanlara ikinci fakat ortak bir dil haline getirildi. Bu dil, Yahudilerin gelecek nesillerinin ana dili olma şansını kazanmış görünmektedir. Dillerini yitirmiş olmalarına rağmen, inanç ve kültürlerini yaşatmasını bilmiş olan Musevî halk, bu gün kat kat kalabalık halklara bölünmüş, ortak bir dili konuşup yazan Arap dünyası karşısında millet olduğunu ispat etmiştir. krş. LEVEND, A. S. , Uydurma nedir? Uydurmacılık neye derler?, Dil Devrimi Üzerine, Ankara, 1967, . s. 174; ATAY, F. R. , Dil, Dil Devrimi üzerine, Ankara, 1967, s. 215-216.
(8) Bugün, Fransızca, İngilizce, Almanca, Rusça, Çince, Japonca gibi kültür dillerinde, bu dilleri ana dili olarak konuşup yazanlar içinde büyük güçlükler çıkaran alınma unsurlar ve dilin bünyesinde meydana gelmiş istisnaî durumlar vardır. Uygun devrimlerle bu dillerden bu alınma unsurlar, bizde olduğu gibi, atılabilir; bu dillerdeki istisnaî durumlar kolaylık sağlamak bahanesiyle yaygın kaidelere bağlanabilir; hatta, alfabe değişikliği yapmaya gerek görülmeksizin, bir imlâ devrimiyle bu dillerin bizde olduğu gibi nispeten fonetik yazılması yoluna gidilebilir. Fakat, bu dilleri konuşan ve yazan milletlerin, millet sevgisinden yoksun (?) akılsız (?) ve gerici (?) devlet ve ilim adamları, milletlerinin geçmişleriyle kültür bağlarını koparmamak bahanesiyle bu faydalı devrimlerin yapılmasına karşı çıkmaktadırlar.
(9) Ancak, millî birlikle dil birliği arasında bir sıra farkı değil, bir paralellik söz konusudur. Millî birliğin gelişmesi dilin kararlılığına bağlıdır. Bu durumu KONFÜÇYUS şöyle ifade etmiştir: "Önce dili düzeltirdim (ona kararlılık getirirdim). Dil düzgün olmazsa, kelimeler düşünceleri iyi anlatamaz. Düşünceler iyi anlatılmazsa, yapılması gereken şeyler iyi yapılamaz. Gereken yapılamazsa ahlak ve kültür bozulur. Ahlak ve kültür bozulursa, adalet yolunu şaşırır. Adalet yanlış yola saparsa, halk güçsüzlük ve şaşkınlık içine düşer. Ne yapacağını, işin nereye varacagını bilemez. Bu sebeple söylenilen sözü doğru söylemeli. Hiçbir şey dil kadar mühim degildir.” TİMURTAŞ, F. , Türkçemiz ve Uydurmacılık, İstanbul, 1977, s. 81.
(10) "Milleti ortadan kaldırmanın en kestirme yolu onun dilini ortadan kaldırmaktır.” GÖKBERK, M. ; Millet oluş yolunda dil davası, Dil Devrimi Üzerine, Ankara, 1967, s. 66.
(11) Anarşi, durdurulamadığı takdirde bir milleti öldürür; ancak, milletin kullanmış olduğu dil, onun kültür mirasında yaşar. Bu duruma düşürülmüş dillere ölü dil demek yanlıştır. Bu hususu, Azerbaycanlı şair BAHTİYAR VAHABZADE’nin "Latin Dili" başlıklı şiiri çok güzel ifade etmektedir. (bk. VAHABZADE, Bahtiyar , Kökler Budaklar, Bakü, 1968, s. 22-25). Acaba Türkçede böyle bir dil haline getirilmek mi isteniyor?
(12) Türk Dünyasının kültür alış verişiyle ilgili meselelerinin çeşitliligi hususunda bk. BAZIN, Louis, La Linguistique turque et Les Problems d'Acculturation; rapport introductif, (Teksir halinde kongre tebliği), 30 daktilo sayfası.
(13) 13. yüzyılda, Karamanoğlu Mehmet Beyin Farsça yerine devlet işlerinde Türkçe kullanılmasını emretmesi Türk halkının başarısı olarak görülmelidir. Mehmet Bey, her halde Türk dilini yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmayı değil, halkının isteğine uyarak Türkçeyi kullandırmayı istemiştir. Onu öztürkçe taraftarı göstermek doğru olmasa gerek. Ne bir dil kurumu kurmuş, ne de sözcük uydurmuştur.
(14) Dil Devrimi taraftarları, her fırsatta Osmanlı Türkçesini kötülemek için zamanında belli bir sınıfın zevklerine hitap etmiş olan divan edebiyatından ve o devrin ilim dilinden misaller getirirler. Düşünmezler mi ki, her devirde ve her dil için benzeri durumlar söz konusudur. Bugün ödüller almış Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın dizelerini vy Tıp fakültelerimizde okutulan anatomi dersini, belli bir zevke ulaşmamış, belli bir eğitimden geçmemiş kaç kişi anlar; herkesin anlaması gerekir mi? Gerekirse mümkün mü?... Kendilerinin "olanaklı, olasılıklı, sorunlu, borunlu, bileşimli, iletişimli, boşgügümlü, azverili, güvenceli, gereksinimli, yaşamlı, kuramlı, yanıtlı, kanıtlı, ozanlı, borazanlı, dizlekselli, izlekselli ve de anıtgömütlü...” dillerini kendileri gibi birkaç öztürkün dışında kaç Türk anlıyor?...
(15) Hitabedilmek istenilen çevre genişledikçe, gönderilecek mesajın muhtevasının daha sathî ve mesajı taşıyan kodun daha çok kimse tarafından bilinenlerden teşekkül ettirilmiş olması gerekir. İncelikli bir ilim, derin bir felsefe, basit, unsurlarının manası bulanık bir dille yapılamaz.
(16) Bu hususta görüş ayrılıkları vardır. krş. KAYA, Yahya Kemal, İnsan Yetiştirme Düzenimiz, Ankara, 1974, s. 302-316.
(17) Dogruyu söylemek gerekirse biz buna mecburduk; I. DünyaHarbi bizi her bakımdan bitirmişti. İstiklal Harbini canları pahasına büyük başarıyla sonuçlandırıp Türk milletine istiklalini bagışlayan büyük önderimiz Atatürk ve arkadaşları tam anlamıyla bir enkaz devr almışlardı. Türkiye perişan, Türk milleti yoksul ve cahildi. Dünyada yeni yeni gelişmekte olan ulaşım ve haberleşme teknolojisiden ülkemiz hemen hemen habersizdi. Her şeye sıfırdan başlamaktan başka çare yoktu. Çagdaş bilgiye az zamanda ulaşabilmek için çok sayıda okur yazara ihtiyaç vardı. Kuralları basit bir yazı bu işi bir ölçüde kolaylaştıracaktı. Ama, nasıl? Alışılmış Arap harflerinden kuralları basit bir yazı oluşturmak az bilenlerle hiç bilmeyenler arasındatam bir yazım kargaşasına yol açabilirdi. Latin harflerini almak ve onunla kolay bir yazı oluşturmak için çok düşünüldü, çok tartışıldı. Bugün yazı makinalarımızın başında kolayca eleştirdigimiz, o devrin, kalem, kagıt, kitap bulamayan kahramanlarına haksızlık etmeyelim. Bilindiği gibi, Japonca ve Çince bir çeşit ideogramlarla yazılır; her kavram için ayrı bir işaret vy işaret grubu öğrenmek gerekir. İngilizcede ise, alfabetik bir yazı sistemi olmasına rağmen, hemen her dil unsurunun yazılışı ve okunuşu ayrıca öğrenilir. Bu dillerde okur yazar olmak, Osmanlıcada okur yazar olmak gibi, oldukça uzun bir egitim-ögretim süresini gerektirir. Ancak, bu milletler, bizim ugradıgımız sosyal, ekonomik ve kültürel felaketi yaşamamışlardır... Türkiye Cumhuriyetinin o yıllarda buna vakti var mıydı?. .
(18) "Gereksiz yere yeni dil unsurları yapmak şizofreninin "neolojizm"adı verilen belirtisidir.” bk. SONGAR, Ayhan, Psikiyatri, İstanbul, 1977, s. 288-297.
(19) bk. SCOGNAMILLO, Giovanni; Batının İnanç Temelleri, İstanbul, 1976. (Eserin Bütünü).
(20) Bu maksada uygun din adamlarının yetişmesine imkân hazırlamakla bu yolla gidilebilir. krş. KAYA, Y. K. , İnsan Yetiştirme Düzenimiz, Ankara, 1974, s. 304-316.
(21) Yazı, halen, bir milleti geçmişine bağlayan ve geleceğe kültür mirası bırakılmasını sağlayan en geçerli vasıtadır. Bu yüzdendir ki, bütün öğrenilme güçlüklerine rağmen, aklı başında milletler, değil alfabe değiştirmek, basit imlâ değişiklikleri yapmakta bile çok ihtiyatlı davranmaktadırlar. Bizde bazı ilim adamlarımızın uydurmacılığa karşı olmalarına rağmen, alfabe ve yazıda devrim yapılabileceğini tabiî karşılamalarına akıl erdiremedim. Bir milletin yazısıyla oynamak "diliyle oynamak" demek değil midir? krş. TİMURTAŞ, F. , Türkçemiz ve Uydurmacılık, İstanbul, 1977, s. 84.
(22) Millî hafıza ancak yazı ile kaimdir. Tarih yazı ile başlatılır. Milletin tarihi kendisini meydana getiren halkın sürekli kullanmakta olduğu yazısıyla başlar; öncesi, isbatı yerli ve yabancı bilim adamlarının insafına terk edilmiş bir efsanedir. Bugünkü şartlarla Türkiye Cumhuriyeti içinde yaşayan halk bir gün millet olursa, millî tarihi 1 Kasım 1928’den başlar. Bu tarihten evveline ait bilgi ve yorumlar milleti meydana getiren herkesin değil bazı kimselerin inhisarına bırakılmıştır. Her halde, dedesinin mezartaşını tanıyıp ona sahip çıkamayan kimse, o dedenin torunu, o mezar taşının bulunduğu memleketin sahibi olduğunu iddia etme hakkına da sahip değildir. Köktürk ve Uygurlardan kalan yazılı belgeleri birkaç yabancı ilim adamı okumaya teşebbüs etmeseydi ve bunlar sizindir demeseydi, ne iddia edebilirdik? krş. EMİROĞLU, Cüneyd, İslâm Yazısına Dair, İstanbul, 1977, s. 25. Şunu unutmayalım ki, "Dil bir toplumun kültür birikiminin saklandığı ortak hazine, bu birikimin nesilden nesile aktarıldığı temel ortamdır.” (İZBUL, Yalçın, Bilimin Nesnellik Sorunu ve Dil, Bilim ve Teknik, Sayı: 115, s. 26.) ve yazı bu hazinenin en mühim anahtarıdır.
(23) bk. ERCİLASUN, Ahmet B. , Bugünkü Türk Alfabeleri, "Söz Başı" Ankara, 1977.
(24) Fonetik yazı, ancak yabancı dil öğreniminde bir dereceyekadar fayda sağlar. Ana dili öğreniminin nispeten fonolojik bir yazıyla yapılmasında fayda vardır. Fonolojik bir yazı, bir dil içinde, hem ağız ve lehçelerin ses bakımından birbirlerinden fazla uzaklaşmalarını engeller, hem de, ağız ve lehçeleri konuşanların yazı yoluyla anlaşmalarını sağlar. Fonetik yazı ile ideografik yazı arasında bulunan fonolojik yazı, okurken anlamayı gerektirdiği için fonetik yazıya göre ögrenilmesi biraz zordur; ancak, okumanın gayesi anlamak olduguna göre, birçok milletler gibi bizim de bu zorluğa katlanmamız gerekir.
(25) Bizde bazı ilim adamları, İslâmî Türk yazısının, Türkçenin ses yapısına uymadığını vy bu yazının, harflerinin şekil ve birleştirilmeleriyle ilgili kusurları bulunduğunu; ayrıca imla anlayışı sebebiyle Türkçenin yarısı yazılıp yarısı yazılmayan bir dil haline gelmesine yol açtığı iddiasında bulunmaktadırlar. (krş. ERGİN, Muharrem, 7. Türklerde Yazı ve Alfabeler, Türk Dünyası El Kitabı, Ankara, 1976, s. 349.). Bu belirtilen hususlar bütün gelişmiş kültür dillerinde görülen, dilin gayesiyle değil, şekliyle ilgili hallerdir. Bugün dünyanın en çok konuşulan dillerinden biri olan Çincenin yazılmasında, imlânın sesle alakası olmadığı gibi, yazı işaretleri de değil bitiştirilmek, birbiri üzerine bindirilmektedir. Fakat, bu durum bile, bu yazının, yazı makinasında yazılmasına, matbaada dizilmesine, hatta teleksle çekilmesine engel değildir. Yeter ki, devlet ve ilim adamları kendi milletlerini ve millî kültürlerini sevsinler; tekniği kültürlerine uydurmanın yolunu bulacaklardır...
(26) Türk kültürünün İslâmî Türk yazısıyla yazılmış değerli eserleri yabancı yayınevleri tarafından foto-ofset tekniğiyle basılıp piyasaya sürülmektedir. Türkiyede ise yazı devrimine ters düştüğü için, henüz İslâmî Türk yazısıyla eser basmak serbest bırakılmamıştır. Kendi eserlerini ithal yoluyla okuyan bizden başka acaba kaç millet vardır? (krş. GÜNER, Ahmet, Bir Kültür Faciası, Türkiyedeki Rusya, Ankara, 1975, s. 168-171.)
(27) Türklerin, İsraillilerin İbranicede yaptıkları gibi, eski dil unsurlarını yeniden kullanılır hale getirmeye ihtiyaçları yoktur; Türk dili gereksiz bulduğu dil unsurlarını bırakmış, gerekli gördüklerini kullanmaya devam etmiştir. Türk düşüncesi yeni kavramlara ulaştığında, yeni dil işaretleri yapmakta vy almaktadır. Dil canlı olmadığı için dil unsurları ölmez, terk edilir. Ölü dil, yoktur; millî kültür çöktüğünde, ölen millettir; millî değerlerini taşıyan dili, kısmen vy tamamen medeniyet tarihine terk edilmiş olur...
***
*
Kaynakça:
AKMAN, Toygar, Evrendeki Şuur Yapısı, Bilim ve Teknik, Sayı: 12, s. 8-13.
AKMAN, Toygar, Madde İçindeki "Canlılık, " Bilim ve Teknik, Sayı: 132, s. 11-14.
BAŞKAN, Özcan, Lengüistik Metodu, İstanbul, 1967.
BAZIN, Louis, La Linguistique Turque et les Problèmes d'Acculturation (Kongre tebliği).
DOĞAN, D. Mehmet, Batılılaşma İhaneti, İstanbul, 1977.
EMİROĞLU Cüneyd, İslâm Yazısına Dair, İstanbul, 1977.
ERCİLASUN, Ahmet B. , Bugünkü Türk Alfabeleri, Ankara, 1977.
GELB, I. J. , A Study of Writing, Chicago and London, 1965.
GÜNER, Ahmet, Bir Kültür Faciası, Türkiyedeki Rusya, 1975; s. 168-171.
HIGOUNET, Charles, L'Ecriture,
Paris, 1964; "QueSaisje?" 653.
İZBUL, Yalçın, Bilimin Nesnellik Sorunu ve Dil, Bilim ve Teknik, Sayı: 115, s. 25-27.
KAYA, Yahya Kemal, İnsan Yetiştirme Düzenimiz - Politika- Eğitim -
Kalkınma, Ankara, 1974.
KÖLCSEY, F. Öğütler, Dünya
Edebiyatından Tercümeler, Macar Klasikleri: 14, Ankara, 1949.
MARTINET, Andre, Eléments de Linguistique Generale, Paris, 1970.
POTTIER, Bernard ve diğerleri, Le Langage, Paris, 1973.
Rakamlarla Büyük Türkiye - Türkçe Dünyada Üçüncü Dil... , Günaydın Gazetesi, 2. Bölüm: Anadolu Haberleri, 12 Eylül1977, s. 3.
SCOGNAMILLO, Giovanni, Batının İnanç Temelleri, İstanbul, 1976.
SONGAR, Ayhan, Psikiyatri - Modern Psikobiyoloji ve Ruh Hastalıkları, İstanbul, 1977.
STALİN, J. V. , Marksizm ve Dil, İstanbul, 1967.
TDK, Dil Devrimi Üzerine,
Ankara, 1967.
TİMURTAŞ, Faruk K. , Türkçemiz ve Uydurmacılık, İstanbul, 1977.
Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Türk Dünyası El Kitabı, Ankara, 1976.
VAHABZADE, Bahtiyar, Kökler, Budaklar, Bakû, 1968.
WIENER, Norbert, Emek, Sibernetik ve Toplum, İstanbul, 1975.
WILLIAMSON, H. R. , Chinese,
London, 1971; "TeachYourself Books".
efrasiyap gemalmaz
ii. millî türkoloji kongresinde sunulmuş bildiri;
istanbul, 5 -9 şubat 1979.
![]()
[ Efrasiyap Gemalmaz’ın Sayfası]
[ Özgeçmiş ] [ Yayınlar
] [ Dilbilimi ]