[ Efrasiyap Gemalmaz’ın Sayfası] [ Özgeçmiş ] [ Yayınlar ] [ Dilbilimi ]


www.ataturk.com

 

 

 

 

 

 

 

 

======================================================================================

ATATÜRK’ÜN GENÇLİGE HİTABESİ

Ey Türk Gençligi!

Birinci vazifen, Türk istiklalini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir. Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegane temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni, bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahili ve harici, bedhahların olacaktır.

Bir gün, istiklal ve Cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacagın vaziyetin imkan ve şeraitini düşünmeyeceksin! Bu imkan ve şerait, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklal ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dagıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde iktidara sahip olanlar gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.

Ey Türk istikbalinin evladı!

İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi, vazifen, Türk istiklal ve Cumhuriyetini kurtarmaktır!

Muhtaç oldugun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur. 
 

Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK



=======================================================================================

Bu sayfayı okuyanlardan dilegim:

 

1) Yukarıdaki “ATATÜRK’ün GENÇLİGE HİTABESİ”ni —hala ezberlememişseniz— lütfen biraz zahmete katlanıp özellikle anlayarak ezberleyin.

2) Aşagıdaki “SANA BİR MEKTUBUM VAR, ATAM” ve”DİLDE ANARŞİ ve TÜRK DİLİNDE ANARŞİ” başlıklı yazıları ise lütfen okuyup gülüp geçin. Ya da, bu son iki yazıyı, uygarlık, çagdaşlık, laiklik ve demokrasi gibi evrensel kavramlardan yeterince nasibini alamamış, ilerici, çagdaş “... +izm” ve “... +cılık ... +culuk”larda kendisini bir yere oturtamamış çagdışı, cahil bir yatandaşın yalan, yanlış ve tutarsız algılamalarının çalakalem yazılmış zaman kaybına yol açan saçmalıklarla dolu kırık dökük bir ifadesi olarak kabul edin. Ama yine de içinizden geliyorsa içinizden geldigi gibi eleştirin; bana karşı ve benim için ifade edilmeyecek bir düşüncenin, söylenilmeyecek vy yazılmayacak bir sözün olabilecegini düşünmedim ve düşünmüyorum. Ben Devlet olmadıgım için alıngan degilim ve her türlü eleştiriye dayanacak kadar güçlü olduguma inanıyorum. Beni düşündürecegine, beni yenileyecegine inandıgım en acımasız eleştirilerinizi arasında yaşadıgım halkımın bana lütfetmiş oldugu yansız bir sagduyu ve sonsuz bir hoşgörü ile bekliyorum.

efrasiyap

efrasiyap2@yahoo.com

=======================================================================================

 

SANA BİR MEKTUBUM VAR, ATAM

***

*

Ankara, 07. 04. 2002

*

Sevgili Atam,

Seni nasıl arıyoruz ve anıyoruz; bir bilsen.

*

Gittin amma ki kodun hasret ile canı bile

İstemem sensiz olan sohbet-i yaranı bile.”

(Neşati)

*

Aramızdan ayrıldıgında bir yaşını yeni doldurmuş bir çocukmuşum. Seni ilkokulda tanımaya başladım; okul kitaplarında anlatılan kargaları kovalayışını, Kemal adını alışını hiç unutamam; özellikle ölümünün yıldönümlerinde okul vy halkevi salonlarında birbirimize sarılır, agıtlar okur, aglaşır dururduk; hatta bir keresinde, orta sonda mıydım, lise birde mi, senden sonra yaşamanın haram olduguna inandıgım için laboratuardan kemik eritme deneyini yapmak bahanesiyle aldıgım nitrik asidi içerek kendimi öldürmeye bile kalkmıştım; Erzurum Numune hasta hanesinde asidi etkisiz hale getirmek için zorla bir şeyler içirmişler, kusturmuşlar; senin benim yaşamamı istedigin konusunda bir sürü nasihat etmişlerdi. —Bu nasihatleri burada yazmıyorum; öküzün altında buzagı arayan bazılarının aklına Devlet’in elindeki devleti ele geçirmek gibi bir niyetim oldugu gelebilir; yemin ederim ki böyle bir niyetim yok. Zaten, agzımın biraz laf yapmasına da bakmayın; yüzüme bakan benim devletin başına yakışacak biri olmadıgımı hemen anlar. Görünüşü “faul” denilen tiplerden biriyim.— Konuya dönelim. Bir işin zorla yapılmasından, sonuçta, zorlayanın oldugu kadar zorlananın da hep memnun kaldıgına inandıgımız için, bizde bir iş akılla, rıza ile degil zorla yaptırılır vy yapılır. Bu da böyle oldu; hayatta kaldım; ölenler arasına degil “nutuk söyleyenler” arasına katıldım. İyi mi oldu, kötü mü, bilmiyorum. Şu son yıllarda, ölümünün yıl dönümlerinde, hatırana saygısızlık olur mu olmaz mı diye uzun tartışmalardan sonra bir degişiklik yaptık, agıtlar yakmak, aglamak yerine sevdigin şarkıları çalıyor, söylüyoruz televizyonlarda, radyolarda. Seni her zaman anıyoruz; milletçe başımıza bir iş gelse, birisinden bir tokat yesek, sıradan bir tören, bir toplantı —söz gelişi on ortaklı bir yapı kooperatifinin yıllık genel kurul toplantısı gibi bir toplantı— yapsak bile, ilgili ilgisiz her yer ve durumda seni anarak saygı duruşuna geçiyor, istiklal marşımızı söylüyor, bayragımızı varsa oracıktaki göndere çekiyoruz. Her fırsatta anıt kabrine geliyor, konuklarımızı getiriyor, çelenk koyuyor, sana ve hatırana saygı duruşunda bulunuyoruz. Bir yere resim asacagımız zaman, heykel dikecegimiz zaman aklımıza ilk senin resmin, ilk senin heykelin, büstün gelir hep. Bir kürsüde konuşurken senin büstün yanımızda duruyorsa kendimize güvenimiz bir kat daha artar sanki. Duvarlara, daglara, taşlara, buldugumuz her uygun yere, senin adını, senin sözlerini, sana olan hayranlıgımızı, hasretimizi, uzaydan bile görülmesini istercesine kocaman kocaman harflerle yazıyoruz; herkes görsün, okusun, söylesin, dinlesin diye. Ne de olsa, çok iyi söz dinler, fakat pek söz tutmayız. En çok çelengi senin resimlerinin, heykellerinin büstlerinin önüne koymak için yaptırdık; yaptırıyoruz; helali hoş olsun. Bu sayede, çelenk yaptırmak için taze çiçek bulamadıgımız zamanlarda huzuruna getirmek üzere de tahta, demir, çelik, alüminyum, bakır, plastik gibi çeşitli malzemeden yapılmış kalıcı çelenklerin de mucidi olduk; kırılmaları, dökülmeleri, solup, eskimeleri yok; bugüne kadar yaptıgımız en saglam şeyler. Artık taze çiçek de bulsak, çok kere onları getiriyoruz. Kolay oluyor; sabah koyup akşam alıp götürüyoruz; bir dahaki gelişimize hazır bir kenarda bekliyor. İcatlar ihtiyaclardan dogar. Bayrak asılmayan, senin resmin vy büstün bulunmayan, senin için ayrılmış bir köşesi olmayan tek yer, sanıyorum, sadece camiler kaldı. Bugünlerde ona da bir çözüm getirecegiz; yine tartışıp birbirimizi yobazlıkla, gericilikle, zındıklıkla, din düşmanlıgıyla itham ediyoruz. Birbirimize düşman olmamız için iyi bir bahane. En azından bir kere daha seni sevenler ve sevmeyenler diye yine ikiye ayrılacagız. Bu bizim için yeni olmayacak. Zaten daha önce de böyle bir konuda laikler ve şeriatçılar diye ikiye ayrılmıştık. Olsa ki camilerde de bir Atatürk köşesi yapmaya karar versek; bu defa da, bu köşenin, cemaatin, imamın solunda mı, sagında mı, önünde mi olacagı tartışmasını başlatırız. Bu da bizi üçe, dörde, beşe böler; yine düşman olur; birbirimizin kuyusunu kazarız. Bölünmek birleşmekten iyi oluyor; bizim işimize gelmese bile dostlarımızın (?!), düşmanlarımızın işine geliyor. Hayatta olsaydın sana danışır; dedigini yapardık. Belki de birazdan anlatacagım halimizi görüp önce düşmekte olan şalvarımızı toplamamızı sonra da gecikmeden ülkemizi içinde bulundugu şu geri kalmışlıktan, şu ilkelliklerden kurtarmamızı önerirdin. Yine de, iyi ki hayatta degilsin, Atam. Bizim bu günlerimizi görüp yüregini yakmıyorsun. Bizimle ugraşmak, bizi akılla yola getirmek çok zorlaştı. Bildigin gibi degil. Parça pörçük olmuşuz. Hoşgörü diye bir şey kalmadı; kızdık mı, kimimiz silah çekiyor; kimimiz daga çıkıp yol kesiyoruz; birbirimize agıza alınmadık hakaretler, küfürler yagdırıyoruz; birbirimizi muhatap almak, durup dinlemek, düşünmek yok artık bizde. Kıskanılacak neyimiz kaldıysa; dışarıda ve içeride herkes bize düşman; herkese varımızı yogumuzu elimizden alacak düşman gözüyle bakıyoruz. Düşmanımız vy düşman sandıgımız vy saydıgımız biri, olsa ki, bilerek vy bilmeyerek bizim için saglık, mutluluk, başarı ve uzun ömür dilese; bir an durup düşünmeden, aklımızın süzgecinden geçirmeden yemeden, içmeden kesilir, saglıgımızı bozar; huzursuz olup suratımızı asar; bütün gerçekleştirdigimiz iyi şeyleri yakar, yıkar; hatta canımıza bile kıymaya kalkarız; tek, düşmanımızın, düşman saydıgımızın dilegi yerine gelmesin diye.

*

Enflasyon, rüşvet, Türk parası...

*

İman ile din akçedir erbab-ı gınada

Namus u hamiyyet sözü kaldı fukarada.”

(Ziya Paşa)

*

Sen enflasyon diye bir canavar biliyor muydun, bilmiyorum. Anlatıldıgına göre degil de anladıgıma göre devletin, milletinin cebinden para aşırmasının bilimsel adı, enflasyon. İşte bu enflasyon, yıllardır suyun başını kesmiş; her defasında birkaç devlet adamı, bürokrat, teknokrat götürüyoruz, yiyor; bizi de o yiyor. Öyle diyorlar. Sag kalanlarımız da, devleti bir sürü masrafa sokup, kalabalık gruplarla okyanuslar aşarak IMF’nin ayaklarına kadar gidip IMF’nin kapısı önünde el açıp sık sık “beş sente muhtaç” olan devletimiz için dolar dileniyor; enflasyonun ekmegine katık olsun diye; aç bırakacak degiliz ya! Tabii borç olarak. Paramız pul oldu; milyon liralar senin zamanının on paraları kadar bile iş görmüyor. Para basmakta devletle yarışılamıyor; kalpazanlar bile milletin cebinden para aşırmak için harcı borcunu ödemiyor diye Türk Lirası basmayı bıraktı. Borçlar, alacaklar artık dolarla, markla, öro ile hesaplanıyor; rüşvet bile. Rüşvet dedim de aklıma geldi. Eskiden bunu almak da vermek de günah ve ayıp sayılırdı. Alan da, veren de halk içine çıkamaz; başı önünde kimsenin yüzüne bakamazdı. Foyası meydana çıkanlardan canına kıyanlar bile olurdu. Bu gün sadece sıradan bir suç. Tabii suçlular yakalanabilirse. Hatta bir atasözümüz de bu durumu anlatmak için biraz kıyafet degiştirdi ve “suyu geçerken at, rüşvet alırken avrat degiştirilmez” şekline konuldu; iyi de oldu; en azından rüşvet alan biraz daha temkinli davranması gerektigini anlıyor. Hiç olmazsa aldıgı rüşvetle ulu orta övünmüyor. Adalet      avcı Temel’in mülkü olunca, kılıç binenin at kuşananın oldu. Ve böylece Üsküdar’ı alan atı geçti. Türk parasına dönüp bakan yok. Ama, fırsat buldu mu, rüşvet alan da, çalan da Türk parasına hayır demiyor; kaptıgı gibi hemen götürüp dövize çeviriyor; yurt dışına çıkarıyor. Saglam para, saglam banka yurt dışında; ne de olsa. Sıradan vatandaş da, pazarın Bor’u geçtigi için Nigde’yi eşege sürmekle yetiniyor.

*

Yolsuzluk ve yoksulluk...

*

Yiyin, efendiler, yiyin,

bu han-ı iştiha sizin;

Doyunca, tıksırınca,

çatlayıncaya kadar yiyin!

(Tevfik Fikret)

*

Milyonla çalan mesned-i izzette ser-efraz

Birkaç kuruşu mürtekibin cayı kürektir.”

(Ziya Paşa)

*

Yazılı, işitsel ve görsel medyamızın, önemle ve ballandıra ballandıra yer verdigi, sonuçta bir şey çıkmadıgına göre, çogu muhayyel, irtica, bölücülük, felaket, iç ve dış tehlike haberleri; hortumcuların kokusu çıkan yolsuzluklarını ve halkın açlık sınırına dayanmış yoksulluklarını anında unutturuyor bize. Zaten, yolsuzluklara karşı tepkimiz ve yolsuzluklarla savaşımız, davar sürüleri gibi mal meydanlarına dökülmekten, ara sıra da mum yakıp söndürmekten vy “çayda çıra” oynayıp, maytap patlatıp şenlik yapmaktan öteye geçmiyor. Bazen de, olumsuzlukları düzeltmek için, görüşlerimizi, açık seçik, duygusallıktan uzak, mantık çerçevesinde tartışmak yerine, liderlerimizin emirleri dogrultusunda grup kararları alıp bir yerlerimize bir şeyler takarak ve içi boş sloganlar atarak gezinme, birbirimize laf atma ve birbirimizi tartaklama yolunu seçiyoruz. Zaman zaman ugradıkları haksızlıkları protesto etmek için bazı grupların uyguladıkları, güvenlik güçlerimizin cop darbeleri ve tutuklamalarıyla dengelenmiş, ne ifade ettigi pek anlaşılmayan pankartların süsledigi boykotların, grevlerin, yürüyüşlerin, mitinglerin, oturma eylemlerinin, ölüm oruçlarının ise bir süre sonra cılkı çıkıyor; olup bitenler unutulup gidiyor. Hele bu ışık söndürme işi, bana kalırsa, suçluların, karanlıktan yararlanarak daha iyi gizlenmelerini, tanınmamalarını ve kolayca kaçmalarını saglamak için düzenleniyor. Çogu, afetler sonucu gelişen yoksullukları bir ölçüde gidermek için, iyi niyetli ve sözde varlıklı vatandaşlarımızın yaptıkları ayni ve nakdi yardımların da yerlerine gitmedigi, hortumcuların cebine indigi söyleniyor. Yoksullar hala yoksul ve perişan kaldıklarına göre, ya bu yardımların palavra oldugu ya da yerlerine gitmedigi dogru. Ancak, ne, ne olduklarını; ne de, nereye gittiklerini dogru dürüst bilen yok. Karnını doyurmak için bir ekmek çalan bilmem kaç yıla hüküm giyiyor; hayali ihracatçı, kaçakçı, bankaların içini boşaltan hortumcu oldukları ileri sürülenler, üç gün yatıp, iki celsede beraat edip yatlarının güvertelerinde güneşlenmek için tatile çıkıyorlar. Bu arada, bu batık bankaların, yüksek faiz peşinde koşan açıkgöz mudilerine olan borçlarını, saygıdeger devletimiz, saygıdegmez buldugu avanak halkımıza, yeni vergiler salarak ödetmenin yollarını bulur.


*

Teknolojimiz ne durumda.

*

Diyar-ı küfrü gezdim beldeler kaşaneler gördüm

Dolaştım mülk-i islamı bütün viraneler gördüm.”

(Ziya Paşa)

*

Ordumuzla övünüyoruz; silahımızı, topumuzu, tüfegimizi, tankımızı, helikopterimizi, uçagımızı, telefonumuzu, telsizimizi, teçhizatımızı, mühimmatımızı henüz tam anlamıyla yapamadıgımız anlaşılıyor. Yapmak bir yana, onaramıyoruz bile. Modernize etmek için dün devlet olmuş, bugün koca koca ülkeleri susta durduran ufacık ülkelere muhtacız. Dostlarımız ambargo koydular mı, bir eşkıya çetesiyle ugraşmak bile büyük bir iş oluyor başımıza. Eşkıyanın, teröristin, bize söylendigine göre, uçagı, helikopteri, tankı, topu, başka pahalı agır silahları yok; sadece ucuzundan hafif silahları, kaleşleri ve ufak havan topları oldugundan söz ediyorlar. Mevcutları da bizim askerlerimiz ve güvenlik güçlerimiz kadar degil. Üstelik üstleri başları da perişan ve açlıktan, hastalıktan kıvranır haldeler. Ama ayaklandılar mı nedense bizi çok ugraştırıyorlar. Günlerce medyamız olup bitenleri anlatıyor.

*

Uzaya gidemedik; uzay kıyafetlerine kravat baglanmadıgı için. Törenlere kravatsız katılmak hala ayıp sayılıyor. Kravat dedim de; kravata en çok din adamlarımız sahip çıktı; hiç kravatsız gezmiyorlar; sanırım gece yatarken gecelik entarilerine de baglıyorlardır. Çember sakala da kravat yakışıyor hani... Uzayda iki uydumuz, belki yarın üç uydumuz olacak; hiç birine elimiz degmedi, okşayamadık bile; böyle gidersek degemeyecek de; hiç birini biz atmadık, atamadık, bu gidişle atacagımız da yok. Bazen, saçma ama, genetik bir kusurumuz var diye düşünüyorum. Nasıl bir beyin, nasıl bir teknoloji gerekiyorsa Fransızlar ögreniyor, yapıyor; biz ögrenemiyoruz. Vatandaşlarımızın dişinden tırnagından kesip parasını verip Fransızlara yaptırıp attırdık. İpleri de sanıyorum pek elimizde degil; nasıl attılarsa, istedikleri zaman istedikleri yere indirebilirler; bu yüzden kendileriyle iyi geçinmemiz gerekiyor. Agızlarının içine bakıyoruz.

*

Bilim ve teknigin neresindeyiz.

*

Bed-asla necabet mi verir hiç üniforma

Zer-duz palan ursan eşŞek yine eşŞektir.”

(Ziya Paşa)

*

Bilimsel çalışmalarımıza gelince, o da ayrı bir felaket: Unvan sahibi olmak, irfan sahibi olmaktan daha önemli; bir kere bir unvan elde etmeye görelim; ilgili ilgisiz her yerde ondan çıkar saglamaya çalışıyoruz. Mütevazı geçinen hayranınız ben bile. Söz gelişi, bir yere girdigimde kimse ufak bir zahmette bulunup poposunu kıpırdatmıyor; nasıl ki “ben emekli prof. dr. falan” diye söze başlayınca, herkes yerinden fırlayıp, rükuya varıp “buyurun hocam, emredin, emriniz olur hocam, bilemedik hocam, kusurumuza bakmayın hocam” gibi lafları gevelemeye başlıyorlar. Hal bu ki benim profesörlükle, doktorlukla bir ilgim kalmadı; onları çalıştıgım üniversitede bırakıp çıktıgımı sanıyorum. Şimdi üç beş kuruş emekli maaşı alan kendi halinde bir yatantaşım; kimsenin başını kıracak halim yok. Eski köye yeni adet getirmek yasak; kadınlar kocasına, herkes hocasına köle olmak zorunda. Konu yabancıların ilgisini çekmemişse, buluşunuzu yabancı kaynaklarla destekleyemiyorsanız, belgeleriniz, kanıtlarınız ne olursa olsun buluş sayılmıyor. Bizde matematik, fizik, kimya, biyoloji, astronomi gibi fen ilimleri bile, kelimenin tam anlamıyla tam bilim ya da “fil[i]m”. Hiçbiri hala “nakli” olmaktan “akli” olmaya geçemedi. Hocalarımız ne şekilde buyururlarsa dogrusu odur. Hocalarımızın ifadelerinden anlaşıldıgına göre onların da çok kere hocaları o şekilde buyurmuşlardır. Kitapta ne kadar yazıyorsa o kadar ögretilir ve o kadar ögrenilir. Öyle denemek, araştırmak, hele hele hocasının yanlışını çıkarmak, eksigini bulup tamamlamak çok ayıp, çok büyük saygısızlıktır. Bilim ancak jürimize, sınavımıza girme ihtimali olmayan genç hocaların, bir de minderi bir şekilde bırakmış yani ihtiyar vy terk-i dünya etmiş hocaların eleştirilmesiyle birazcık ilerleyebilir. Öndere önderlik edilemez. Önder demek, önde giden, öncü olan degil; diledigini diledigi yerde tutup diken, diledigini diledigi yere sille tokat dövüp gönderen demektir. Bu yüzden, iyi kitap, iyi makale; önce öndere yag çekmeli, sonra da yazılanları dogrulayan bol miktarda dipnotu bulundurmalıdır; önünde vy arkasında geniş bir bibliyografya getirmelidir. Bilimsel deger, metnin muhtevasıyla degil, dogrulayıcı dip notlarının hacmiyle ölçülür. Eh, büyük şairlerimizden biri, aşkın her şey, ilmin de bir “kıyl ü kal” yani dedikodu oldugunu söylememiş miydi?! İlim yok; platonik, romantik aşklar da kalmadıgına göre elma şekerinin sapı kaldı elimizde! Bilim diye onu saga sola sürtüyoruz işte.

*

Düşünmek insanın dogasında;

olması gereken ifade özgürlügü.

*

Ne mümkün zulm ile bidad ile imha-yi hürriyet

Çalış idraki kaldır mukdedirsen ademiyyetten.”

(Namık Kemal)

*

Devletimiz çok derin; yukarıdan baktıgı zaman ayaklarını bastıgı yeri haklı olarak göremiyor. Ama, Devlet, Allah razı olsun, yine de canımızdan, malımızdan çok, ahlakımızı korumak için fikrimizin gelişmesini engelliyor; olur ki, ahlakımız bozulur, kendisine bir saygısızlıkta bulunuruz. Bizim için en büyük suç aykırı düşünmek; özellikle de aykırı düşüncelerini ulu orta ifade etmektir. Cinayetler, katliamlar, soykırımlar, soygunlar, yolsuzluklar affedilir bu affedilmez. Hala okunması yasak yazarlar, kitaplar; görülmesi yasak filmler; oynanıp seyredilmesi yasak oyunlar, söylenip dinlenmesi yasak şarkılar, türküler, şiirler, sözler var. Neyin ne zaman yasak, ne zaman serbest oldugu da belli degil. Gençligimizde Nazım Hikmet’in olsa ki bir dizesi cebimizden, kitabımızın arasından çıksa, tam anlamıyla hayatımız kayardı; sürgün edilirdik, okuldan atılırdık; komünist (?!) olur, insan içine çıkamazdık. Bugün Nazım’ın bütün eserlerini okumamış olanları adamdan saymıyoruz; bu yüzden soranlara okumamış olsak bile okuduk diyoruz. Nazım Hikmet’i anma günleri, geceleri, haftaları düzenliyor; onun mezarını, kemiklerini ülkemize getirtmek için dernekler kuruyoruz. Hala Osmanlıdan kalma gelenegimizi sürdürüyoruz; sanki hala devletimizin resmi tarih kitaplarında anlatılan Abdülhamit devrini yaşıyoruz; zülf-i yare dokunur bir şeyler söyleyip yazdıgımız anlaşılınca, dizimiz tutuyorsa, yurt dışına kaçıyoruz. Gurbet ellerde ölünce de çok kere cenazemiz ülkemize getirilip kalabalıkların katıldıgı törenlerle defnediliyor. Yurt dışına kaçmak da kolay degil; hiç bir suçu olmasa ve sadece ekmek parası kazanma hayaliyle yürüyerek gitmeyi göze alsa bile pasaport çıkarmaya, vizeleri almaya, üstüne üstlük “memleketten gidiyorum harcı” ödemeye çogu fukara vatandaşın ekonomik gücü yetecek gibi degil. Kaçamazsak hapishanelerimiz var; oralarda yatıyor; bir şekilde bize de bir affın çıkmasını boşuna bekliyoruz. Ama geleneklerimize göre de düşünce suçu terör suçundan daha vahimdir. Çünkü, insanımız, saçma sapan düşünüp, tanrısal bir ögreti gibi benimsedigimiz statükonun bir yerlerini incitecek egilimleri geliştirebilir. Bu da, önemli görevler yüklenmiş yetkili fakat sorumsuz birçok paranoyak şizofrenimizin de iyi bildigi gibi, giderek düşünce terörüne yol açabilir. İfade edilen düşünceler bugün kimseyi uyandırmamış, ayaklandırmamış olsa bile yarın uyandırmayacagını, ayaklandırmayacagını kim garanti edebilir. Bugün kuzu kuzu dagılan kalabalıklar yarın kurt sürüsü gibi geri gelebilir. Korkuyoruz ve uygun bir zamanda, eger hala aramızdaysa, düşüncesini açıklayanı tepeliyoruz. Böyle saçma sapan düşünceleri olan kimselerin yurt dışına kaçmalarını da engellemek lazım; bunlar ülkemizin bankalarını boşaltıp servet götürenlere benzemiyorlar; servet nihayet becerebilirlerse oralarda da servetlerine servet katar; yaşar giderler. Ama düşünce öyle mi; düşünene zarar verdigi gibi, gurbet ellerde sahibinin bir işine de yaramaz; gittigi yerde düşüncesiyle kaç kişi karnını doyurabilir?!

*

Eskilerden, aglanacak halimize hem kendi gülen hem bizi güldüren bir Aziz Nesin çıkmıştı. Gülmeyi sevenler kendisini çok severdi. Sevmeyenleri de vardı. Güldürdügü için aglamayı unutmuş geçinip gidiyorduk. Çok düşünce suçu işleyenlerden biri de oydu. Yazdıklarını okuyanlara iyi gözle bakılmazdı. Defalarca, komünist oldugu; vatan haini oldugu söylendi; sonunda hayır işleriyle ugraşan bir vakıf kurup aramızdan ayrıldı. O zamanlar gençtim; suç işlemeye yatkındım; yazdıklarını okumaya bayılırdım. Hikayelerini okudugum için cezalandırılmayı hakkedenlerden biriydim. Nasıl olduysa her yakalanışımda bir şekilde paçayı kurtardım. Beni cezalandırmayan ve böylece vatan ve millet sevgimi dumura ugratmayan büyüklerime minnettarım. Nur içinde yatsınlar.

*

Son zamanlarda gözü yaşlı bir hoca efendi çıktı; televizyonlara çıkar; aglanacak halimize hem kendisi aglar hem bizi aglatırdı. Aglamayı sevenler kendisini çok severdi. Sevmeyenleri de vardı. Bunun düşünce suçu işleyebilecegini dogrusu ne sevenleri ne de sevmeyenleri hiç aklımızdan geçirmezdik. Zenginlere okul, üniversite açmalarını tavsiye ederdi. Bütün kötülüklerin, düşmanlıkların cehaletten kaynaklandıgını söylerdi. Devlet büyükleriyle de güzel ilişkileri vardı. Söylentiye göre çok laikti; papazlarla; hahamlarla arası Mevlana’yı aratmayacak kadar çok iyiydi. Ne oldu, ne bitti; birden, anlayamadık; Devlet’in elindeki devleti ele geçirme niyetinde oldugu anlaşıldı ve vatan haini oldu; hakkında davalar açıldı; ne yazmışsa kitapları yasaklandı; kaçtı gitti diyorlar. Artık genç degildim; suç işlemeyi sevmiyordum; suç işlememek için ben okumadım ama; fakülte disiplin kurulunda görev aldıgım sıralarda, bu hoca efendinin kitaplarından birini dolabında yakalatan ögrencilerden birini, Devlet’in selameti için oy çokluguyla üniversiteden uzaklaştırdıgımızı hatırlıyorum. Çocuk şimdi bu davranışımızdan dolayı devletimize ve bize kim bilir ne kadar minnettardır; vatan ve millet sevgisi de kim bilir ne kadar artmıştır (?!). Hoca efendinin şimdi Amerika’da oldugu söyleniyor. Bakalım sonu nasıl olacak.

*

Nereden çıktı bu İnternet;

çuval degil ki agzını büzelim.

*

Eyvah bu baziçede bizler yine yandık

Zira ki ziyan ortada bilmem ne kazandık.”

(Ziya Paşa)

*

Şimdi, bir de İnternet başımıza bela oldu. Yasaklıyacagız, yasaklayamıyoruz; yerden kabloları kesseniz, havadan giriyor mübarek; İnternet teknolojisini geliştirenler yasaklamayı ön görmemişler. Yazık ki ne yazık. Hani bir bilen olsa, yine borç harç edip parayı bastırıp teknolojiyi alacagız. Dünya site çökerticileriyle boguşurken; biz neredeyse ilan verip site çökerticisi arayacagız. Bu konuda bir teklifim var ama, işe yarayacagını sanmıyorum. Bilgisayar sahibi olmayı, silah sahibi olmakta oldugu gibi, ruhsata baglayalım diyorum. Öyle kötü düşünceli, terbiyesiz kimseleri bilgisayarların başına oturtmayalım. Ama bilgisayarlar da gittikçe küçüldü; mızrak hala çuvala sıgmıyor ama onlar cebe bile sıgıyor; ruhsatsız kullanıcıları nasıl yakalayacagız. Silahın yine arada sırada sesi çıkıyor, bilgisayar ise sessiz sedasız çalışıyor. İşimiz zor; İnternet çok muzır; İnternet sayesinde bizi leyleklerin getirmedigini ögrenmeyen kalmadı. Üstelik büyüklerimiz hakkında, iç ve dış politikamız hakkında çok saygısız, çok ayıp, çok terbiyesiz bilgiler yayan, iftiralar atan siteler var. Cumhuriyetimizle alay ediyorlar; güya bizimki cumhuriyet degilmiş de —ne demekse— “bilmem ne oligarşisi” imiş. Diktayı demokrasi sanıyormuşuz. Laik olmaktan devletin buyurdugu şekilde inanç sahibi olmayı anlıyormuşuz. Hukuk devleti degil de “guguk” devletiymişiz. Daha neler neler. Söylemek istemiyorum ama senin için de iyi şeyler yazmıyorlar. Bütün bunları okudukça kuduruyorum; kudurdukça kınama elmekleri yollamaktan başka elimden bir şey gelmiyor. Bir de İnternet kurtları türemiş; bu siteleri arayıp buluyorlar; bulmakla kalmayıp bir çırpıda bilgisayar başında olan herkesi haberdar ediyorlar. Onlara da çok kızıyorum; bari beni haberdar etmesinler. Başa çıkmak zor vallahi. Senin zamanında çıkarılan 3222 sayılı telsiz kanununu güç bela kaldırmasaydık bile bugün bir işe yarayacagını sanmıyorum. Ama şu sıralarda, büyüklerimiz onu aratmayacak bir kanunu çıkarmaya çalışıyorlar. Radyo, televizyon yayınları beni ırgalamıyor; radyonun da, televizyonun da dügmesi var; sevmedigim terbiyemi bozacak bir şey olursa kapatıyorum ya da başka yere geçiyorum. Gazete bile okumuyorum artık; ahlakım bozulmasın diye “yalan haber almahakkımdan vaz geçtim. Gereksiz yere paramı da savurmamış oluyorum. Radyoyu da, televizyonu da, gazeteyi de meraklıları düşünsün. Ya bu İnternet ne olacak; en azından biz Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları olarak İnternet’te site açmakta zorlanacagız. Dışarıdaki dostlarımız, düşmanlarımız aleyhimizde siteler açacak; bize veryansın edecekler; biz lehimizde site açamayacagız; degil saldırmak, kendimizi savunamayacagız bile. Olsa ki sitemizi, web sayfamızı, haşa huzurundan, gavurlar gibi saatte bir yenilemek istesek, diyorlar ki, önce sayfanın basılı bilmem kaç kopyasını savcılıga götürecegiz; yayımlanabilir olurunu alacagız; sonra gelip yasal bir şekilde sayfamızı ziyarete açacagız. Ülkemiz şartlarında bu kadar işlemin bir saat degil ortalama bir yıl aldıgını bilmeyen yoktur sanıyorum. Hepimiz güncelligi olmayan bir sitenin açılsa da bir işe yaramadıgını biliyoruz; “bilmemek bilmekten iyidir” deyip böylece çogumuz site açmaktan da vaz geçecegiz. Güzel bir çözüm de; içerde açılmış olanları tepelemek kolay; ya yurt dışında açılan siteleri ne yapacagız. Bazen kim, ne olduklarını bilmedigimiz bazı yaramazlar adımızı sanımızı kullanıp siteler açıyorlar; agzımızdan çıkmamış sözleri çıkmış gibi yazıyorlar; ayıptır söylemesi montajlayıp cıbıldak resimlerimizi bile koyuyorlar. Artık eskiden oldugu gibi “it ürür, kervan yürür” de diyemiyoruz; bugünkü örfümüze göre it ürüdü mü kervanın durması ve kendini yerden yere vurması gerekiyor. “Ayinesi laftır kişinin işe bakılmaz” misali toplumumuz lafa, dedikoduya daha çok inanıyor; safsatalara gerçeklerden daha çok önem veriyor; bütün yaptıgımız iyi işler bir anda sıfırlanıyor. Bu kötü niyetli sitelerle halimiz ne olacak. Bütün iletişim sıkıntımızı çözmek için, acaba, Türkiye’yi çelik bir tavanın altına almak mümkün mü?! Başımızı kuma gömmek için yere vuruyoruz; şansımız da yok; şansa bak; yer beton çıkıyor. “Her yer karanlık ama pür nur o mevki”; her yer BBG (bi bi ci) “biri bizi gözetliyor” oldu çünkü. Başımızı yine de bir kum yıgını bulup gömmekten başka çaremiz de yok gibi geliyor bana.

*

Emirle demirleri kesmek istedik;

sanırım, sonunda kesilen biz olduk.

*

Tatlı dilli

Karanfilli

Alımlı, çalımlı

Canım cicim Mualla

Oh, oh, ne ala

(Mehmed Kemal)

*

Senden sonra, senin bilmedigin “iti ite kırdırma” diye bir yöntem geliştirmiştik. Gerçi “it itin ayagına basmaz” ama, belki, bizim gibi bir akılsızlık edip “it iti kırar” diye düşünmüştük. Çetelerin kurulmasına önce göz yumuyor, hatta rivayet o ki el altından derin devlet destegi bile veriyormuşuz; bunlar güçlenip birbirlerini boguyorlar; birbirleriyle işleri bir şekilde bitince bu defa dönüp bizi bir kaşık suda bogmaya kalkıyorlar. Bunu düşünememiştik. Başkaları da var. Bunların çogunun başı ayagı nerede bilemiyoruz. Ama, son PKK diye biri vardı; hala da var oldugu söyleniyor. Adını degiştirip yeni bir siyasi parti olacakmış. Onun bize soracak hali; bizim de ona olmasın diyecek halimiz yok; olsun bakalım. Bizi yıllarca ugraştırdı; binlerce evladımızı, vatandaşımızı ‘şehit’ etti; zor bela başını ele geçirdik; büyük masraflar edip dünyanın gözü önünde saygıyla, canını incitmeden yargıladık; hüküm giydi. Şimdi hükmü infaz edemiyoruz. Yanlarında yer aldıgımız dost devletler karşı çıkıyor. Bu terörist başına sagladıgımız can güvenligini, yemin ederim, şimdiki devlet başkanımıza, başbakanımıza bile saglamış degiliz. Yine de kimseye begendiremiyoruz. İkide bir heyetler yolluyorlar; insan haklarına aykırı bir davranışta bulunup bulunmadıgımızı inceliyorlar. Eksiklerimizi bulup tamamlamamızı emrediyorlar. Elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de başımızda Demokles’in kılıcı; dava açan eger Türklere, Türkiye’ye, Türkiyelilere bir zarar vermeyi garantiliyorsa kazanıyor. Belki Apo’yu da beraat ettirip bizi tazminat ödemeye mahkum ederler. Hayır, salıversek, can güvenligini saglamak başımıza ayrı bir dert olacak. Herifin, özür dilerim, başına kazara bir iş gelse, işin yoksa ayıkla pirincin taşını. Halbuki, biz, bir zamanlar, nice padişahlar, vezirler, başbakanlar, bakanlar halletmiş; devletler kurmuş, devletler yıkmış bir milletin ahfadıyız (torunlarıyız). Bir de sag kolu Şemdin Sapık mı vardı. Adını yanlış yazdımsa yine özür dilerim. Onu da ele geçirmiştik; televizyonda kendisini almaya gelen helikopterimize dogru koşuşunu hiç unutamıyorum. Sanki bir dakika geç kalsa eglenceyi kaçıracak. Onu da bir ara çıkardıgımız af yasalarından nasıl yararlandıracagımızı tartışıyorduk; unuttuk gitti. Bilmiyorum; şimdi çıkmış belki de işini gücünü kurmuştur. Bu günlerde, Apo’nun sol kolunu da İran’dan istiyoruz; İran’ın aklı varsa, elindeyse verir; zaten sanıyorum bu sol kolun kendisi de gelmek için can atıyordur; nasıl olsa kötü bir şey yapacagımız yok; alır biz bakarız. İran yönetimi de böylece hem kendisi için gereksiz bir bogazdan hem de bizim sonu bir yere çıkmayan esip savurmamızdan kurtulur. Boşuna başını agrıtmaz. Zaten İran her halde farkında; Amerikalı dostlarımız şu sıralarda, belki Filistin’in işi bittikten sonra, Kore’ye ve Irak’a oldugu kadar ona da bir iyilik düşünüyorlar. Böylece, İran; bize de; —biz, şimdilik sıranın bir gün bir bahane ile bize de gelebilecegini hiç düşünmemenin rahatlıgı içinde uyuklarken— sevinç çıglıkları atarak bir “oh” deme fırsatı vermemiş olur. Hem, günümüzde, “ölmüş eşek kurttan korkmaz” mantıgıyla hareket etmenin de bir anlamı kalmadı dogrusu.

*

Güçlü zaten vurur yumrugu kendini korur;

kanunlar güçsüzü korumak için degil mi?

*

Deniz yırtılır kimi zaman

Bilmezsiniz kim diker

Ben dikerim

(Orhan Veli)

*

Her halde çok zayıf ve tutarsız oldukları için olsa gerek, devletimizi, milli ve manevi degerlerimizi kötü sözlerden, dedikodulardan korumak için kanunlarımız var; senin için de böyle bir kanunumuz var. Ama terbiyesizlerle başa çıkamıyoruz; biraz zorladık mı deli raporu alıp, yine bildiklerini okuyorlar. Milletimiz de delileri konuşturmayı akıllılara tercih ediyor galiba. Medyamız, reyting ugruna, bunların yaptıklarını, inandırmak istercesine dönüp dönüp yayımlıyor. Korkarım, sonunda, akıllı geçinen bizleri de deli olmaya heveslendirecekler.

*

Çok denedik;

zorla güzellik olmuyor.

*

Salını salını nere gidersiz

Demokrasi degil maksadız

Alay edersiz

(Mehmed Kemal)

*

Saygıdeger medyamızı ve saygın köşe yazarlarımızı en çok sevindiren olayların başında parti kapatma ve çeşitli yasaklama kararları gelir. Eksik olmasınlar; sevinçlerine bizleri de ortak etmek için ellerinden geleni artlarına koymazlar. Sayelerinde, hemen “her gün, bize bayram” olur. Dünyaca bilindigi gibi, “sevmek bir ömür sürer; sevişmek bir dakika” misali, her anlamıyla parti, klüp, dernek (...) kurmayı çok severiz; ülkemizde parti kurmak çok kolay; devlete sorulmadan illegal kurulmuş olanlarını degil ama, devlete sorulup legal kurulmuş olanlarını ihtilallerle, mahkeme kararlarıyla kapatmak daha da kolaydır. Seçimle iktidara gelmiş partiyi bile kapatabiliyoruz; adını yasaklıyoruz, liderlerini bir şekilde kanunlaştırdıgımız kendi deger yargılarımızla politikadan uzaklaştırıyor; hapse atıyor; hatta idama mahkum ediyoruz, ama hoşumuza gitmeyen fikirleri hiç beklemedigimiz bir şekilde yeni liderlerle daha radikal olarak karşımıza çıkıyor. Bu patavatsız politikacıları mahkum ettiren / eden saygı deger savcılarımızın, hakimlerimizin adları unutuluyor; bu hükümlülerin adları milletimizin aklına kazılıp kalıyor. Bu partiler niye kuruluyor; niye taraftar buluyor; bunları araştırmak, bunlardan ders çıkarmak diye bir şey bilmiyoruz. Fikre karşı daha akli bir fikir üretmedikçe, halkımızın gözünü ve gönlünü doyurmadıkça, yasaklarla bir yere gidilemeyecegini hala ögrenmiş degiliz. Demokrasinin neresinde oldugumuzu soranları demokratik bir şekilde demokrasinin altı metrekaresine kapatıyor; medyamızla birlikte seviniyoruz. Sevinçler bölüşüldükçe çogalır; üzüntüler bölüşüldükçe azalır. Bütün bunları Devlet’in elindeki devleti korumak için yaptıgımızı düşünüyoruz. Eh, devlete borcumuz; devlet de bizim elinden geldigi kadar canımızı, varsa malımızı, özellikle de ahlakımızı korumaya çalışıyor. Yanlış ve işe yaramaz şeyler ögrenmemizi önlüyor. Çagımızda, milletin korumadıgı, sahip çıkmadıgı devletin devlet olmadıgını hala anlamış degiliz. Ülkemizde seçimle gelenler seçimle gitmedikçe devletimizin ayakta durması gün geçtikçe zorlaşmaktadır. Öte yandan kötü ve hoşumuza gitmeyen fikirleri üreten ve sergileyen yukarıda sözünü ettigim partilerin kurulmasını, seçimlere girmesini, hatta adaylarının seçilmesini de devletimizin bekası için engellemek gerekmektedir. Bu partilerin kurulmalarını önlemek, bir şekilde kurulmuşlarsa adaylarının seçilme haklarını yasalara uygun bir şekilde ellerinden almak vy bu partileri kapatmak yerine, bunlara oy verebilecek olanların seçme haklarını çıkaracagımız uygun yasalarla ellerinden almak mümkün degil midir? Gördügüm kadarıyla bu tür partilere oy verenler genelde toplumumuzun egitim, ögretim görme şansını elde edememiş seçmek ve seçilmekten anlamayan çaresiz yoksul kesiminden gelmektedir. Bunların çogunun, partileri kapatıldıktan sonra lider kadrolarının başvurusuyla başımıza işler açan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi diye bir mahkeme oldugundan bile haberleri yoktur. Seçmen olabilmek için yüklüce bir vergi ödeme barajını koyarak bu tür partilerin kurulmasını, kurulmuşlarsa sandıktan çıkmalarını engelleme yöntemiyle bu sorunun çözülebilecegini düşünüyorum. Böylece yatantaşlarımızı seçim sandıklarına para cezasıyla tehdit ederek götürmek mecburiyetinde kalma utancından da kurtulmuş oluruz. Bu, McDonald’s’ın, “ne kadar köfte o kadar ekmek” mantıgıyla seçim masraflarını düşürdügü gibi devletimizin vergi gelirlerini de arttıracaktır. Kaç kere gördüm; sesimi çıkaramadım. Seçmen olmanın, görülür bir şey ödemedigi için bir bedeli oldugunun farkında olmayan bazı vatandaşlarımız, oylarını attıktan sonra sandık başından ayrılırken “Vatandaşlık görevimizi yaptık.” diyerek degil de, etrafa alaycı bakışlar savurarak “Hadi bakalım, bu sefer de oyumuzu attık; bilmem ne kadar lira cezadan kurtulduk.” diyerek sevinçlerini izhar ediyorlardı. Böylesine duyarsız, her cebimde hıyar var diyenin peşinden bir avuç tuzla koşmaya şartlandırdıgımız vatandaşlarımızı sandık başlarına zorla getirmektense üç tarafı denizlerle çevrili ülkemizde gönüllü olarak plajlara kumda oynamaya göndermek şimdiki uygulamamıza göre daha cici, daha insanca, daha demokratik ve özetle daha iyi olmaz mı?!

*

... oy oy Emine!

... ve sonrası ...

... mendil verdim eline!

*

Seçim de seçimdir bizde yani. Devlet herkesin efendisi; saga sola yazılanlara bakmayın; egemenlik, kayıtsız şartsız Devlet’in elinde. Açıkça söylenmese bile, Devlet, milletine güvenmediginden egemenligi güvendigi liderlere emanet etmek için temeli ona göre atmış; seçilmişlerin ipini kendisini korumakla görevli atanmışların eline vermiştir. Aklına esen, yuvasına küsen bir parti kurar; kendi sözünü iki etmeyecek olanları etrafına toplar; millet vekili olmasını istediklerini her seçim bölgesi için kendisine baglılık vy yag çekme derecelerine göre sıraya koyar ve listesini oluşturup Devlet’in istemediklerini ayıklaması için Yüksek Seçim Kurulu’na sunar. Bu listelerde çok kere milletin seçmek istemedikleri yani başkana / lidere çok baglı olanlar ilk sıralarda, seçmek istedikleri yani vatana ve millete çok baglı olanlar da son sıralarda yer alır. Lider yani Parti başkanı, evde baba, okulda hoca, orduda komutan neyse, partide de odur; dedigi dediktir; sözünden çıkmak eşekliktir; yularsız, semersiz gezmek demektir; böyle yularsız ve semersiz gezenler derhal tepelenir; sokaga atılır. Liderlerin çogu, ölüm ayırmadıkça, liderlikten daha iyi bir yer kapmadıkça, ya da kazara kovulmadıkça vy kovulmaya ramak kala kaçmak zorunda kalmadıkça partilerinin başından ayrılmazlar. Padişahtırlar; çogunun açık vy gizli, ölümlerinden sonra yerine geçecek bir veliahdı vardır; veliahdı bulunmayanlar kınanır; bunların liderliklerine kuşkuyla bakılır. Gelelim seçime, önce, alışıldıgı üzere, liderler vy liderinin icazet verdigi adaylar tarafından “tencere dibin kara; seninki benden kara” nutukları atılır; bütün kirli ve kirletilmeye hazır temiz çamaşırlar ortaya dökülür; seçmenlere olmayacak vaatlerde bulunulur ve vakit saat tamam sandık başına gidilir. Yine, her seçimde oldugu gibi, millet seçmek istedikleri seçilsin diye önce seçmek istemediklerini seçmek zorunda bırakılmıştır. Çok yerde de seçmek istediklerini seçmeyi başaramaz. Oyların çogunun kötünün iyisini seçmek için verildigi söylenir. Seçimden sonra, çok kere işi kıvırmayı beceren parti başkanları millet vekili adaylarından tay durmayı beceren kullarıyla birlikte mecliste yerlerini alırlar. Böylece seçilmişler anlaşılmaz bir tekerlemeye dönüştürdükleri yemin metnini sırayla zar zor okuyarak millet vekili olurlar. Artık dogal olarak millet unutulmuş, başkanların kaprisleri ön plana çıkmış, yani özetle boguşma zamanı gelmiştir. Ne hikmetse en çok mebusu olan partinin başkanına başbakan gözüyle bakılır. Adam kör müdür, topal mıdır dert degil. Mecliste kimse kendi padişahı yani kendisini oraya getiren lideri dışında kimseyi hatta meclis başkanını bile dogru dürüst dinlemez; tartışmalar yavan, liderin kararı grup kararıdır; parti mensupları oylarını bu dogrultuda kullanmak zorundadır. Erken seçim istegi daha ilk günden başlar; karşılıklı sine-i millet’e dönme palavraları savrulur; haylarla, huylarla, bagırıp çagırmalarla, hıyar çalmak için tarlaya gider gibi evden kaçmalarla, yolunu yitirmiş kuşlar gibi yuvaya dönmelerle meclisi bu hale getiren seçim kanununa dokunulmadan bir dahaki erken seçime vy bazen kahraman ordumuzun bir şekilde müdahalesine hatta ihtilal yaparak yönetime el koymasına kadar gidilir. Aslında seçim şeklini belirleyen kanunların nedeni, niçini açıkça belli olmadıgı gibi diger çıkarılan kanunların da çok kere nedeni, niçini açıkça belli degildir. Hepsi ben yaptım oldu’ya ve parmak hesabına dayandırılır. İnsan hakları, millet menfaati gibi ideal amaçları güven altına almak için oluşturulmuş engeller de adeta kalbur gibidir. Bu yüzden, yönetilenler, yönetenlerin mantıgını anlamadıkları için kanunlara uymakta da zorlanırlar.

*

Bir başka eglenceli seçim yöntemi de devlet üniversitelerinde uyguladıgımız rektör seçimi yöntemidir. Devlet üniversite ögretim üyelerine güvenmez. Aslında rektörleri de valiler gibi atasa kimsenin gıkı çıkmayacaktır ya. Her üniversitede, ögretim üyelerine altı tane rektör aday adayı seçtirir. YÖK bu altı aday adayı arasından üç rektör adayı seçer. Devlet başkanımızda bu üç adaydan birini rektör atar. Bazı üniversitelerimizde, niye altı tane de on iki tane degil sorusunu sormaktan ve olacagı önceden kestirmekten aciz, bu seçim yöntemini içlerine sindiren ögretim üyeleri, sonuçta kendi istedikleri rektör seçilemeyince, seçimi içlerine sindiremedikleri için seçimden önce atacakları, uzaktan bakınca kendilerine palyaço kalabalıgı görünümünü veren allı pullu sırmalı şeritlerle süslenmiş kara cüppelerini, ne hikmetse, seçimden sonra senin önüne atarak onurlarını kurtardıklarını sanırlar. Böylece, daha yakından bakıldıgında, cüppelerin içinin hiçbir zaman dolu olmadıgı da anlaşılmış olur.

*

Daha bunlar gibi nice akıl almaz seçme, yerleştirme, oylama ve denetleme yöntemlerimiz vardır. Söz gelişi, üniversitelerimizde, mantıgı anlaşılmayan ayrıcalık ve engellerle donatılmış bir ögrenci seçme ve yerleştirme yöntemiyle, birkaç saatlik çoktan seçmeli bir test sınavıyla, kendilerine soruldugunda “puanım tuttu; geldim” diyen ögrencilerini alırlar. Sonuçta, kan görmekten korkanları cerrah; elektrik kablosuyla çamaşır ipini ayıramayanları elektrik, çamurla çimentoyu ayıramayanları inşaat mühendisi; konuşma engellileri avukat, hakim, savcı, ögretmen; görme engellileri resim hocası, işitme engellileri opera sanatçısı (...) yapmak için aflar çıkararak, haklar vererek ugraşır dururuz.

*


Acaba Devlet biraz milletine güvense; bu ve diger zırvanın zirvesi saçma seçme sistemlerini daha basit ve anlaşılır şekle koymanın imkanlarını hazırlasa çok mu zor olur; yoksa Devlet, kayıtsız şartsız elinde tuttugu egemenligi milletine çok mu kaptırmış olur?!.

*

İnsanın,

ilgili oldugu dinin din adamlarına bileinanmasını şart koşmayan

Laiklik,

devletin öngördügü inanç sistemine inanmayınasıl şart koşar?!

*

la-ikrahe fi-d-din ( = dinde zorlama yoktur.).”

(Kur’an)

*

Beşerin böyle dalaletleri var;

Putunu kendi yapar, kendi tapar.”

(Tevfik Fikret (?))

*

İsrail gibi, Vatikan gibi, Yunanistan gibi, İran gibi, Suudi Arabistan gibi din ve ‘şeriat’ devletleri için bir şey diyemiyorum. Bunlar zaten din konusunda ne olduklarını saklamıyorlar. Ama biz dinle devlet işlerini birbirinden ayırdıgımızı, laik oldugumuzu söylüyoruz. Garip bir laiklik anlayışımız var. Acaba bizim gibi laik oldugunu söyleyen kaç ülkede böyle?! Başta, bütün inanç, din ve mezheplere eşit uzaklıkta olması gereken devlet, din ve mezhep ayırımı yapmış; çogunlugun mezhebi diyerek burada adını vermedigim İslamiyet’in kendince uygun gördügü bir mezhebini ilgi alanının merkezine yerleştirmiş. Bu mezhebe göre din işleri devlet tarafından tahsis edilen bütçe ile devlet tarafından yönetiliyor. Din egitimi sanki bir “tevhid-i din” anlayışıyla devlet tarafından veriliyor. Devletin okullarında din dersleri ve kadrolu din dersi ögretmenleri var. Üstüne üstlük, Devletin, yönetici ve ögretmenlerinin maaşları devlet tarafından ödenen imam-hatip okulları da var; sanki birileri, birileri “arka bahçe” yapsın diye açmış. Bazıları Devletin, papaz, haham okulları da açmasını bekliyor ama boşuna. Din adamlarının önemli bir kesimi maaşlarını devletten alan devletin kadrolu memuru. Hacca, devletin ön gördügü şekilde, bir milli takım görünümünde, devletin özel Türk bayragı rozetli üniforması giyilerek gidiliyor. Hacılar bile neredeyse hac müddetince devletin birer memuru gibi. Orada ne yaptıkları, ne konuştukları hep kayda alınıyor; sicillerine işleniyor. Terbiyesizlik edenlerin dönüşte defterlerini dürüyoruz. Devlet radyo ve televizyonlarında dini bayramlar, kandiller kutlanıyor; din ve ahlak programları var. Muhakkak ceketli, kravatlı, zaman zaman takkeli devlet memuru din adamlarımız cami mihraplarının önünde yarım halka çevirip, diz çöküp koro halinde “Sordum sarı çiçege ...” ilahisini okuyorlar. Agızlarına saglık. Hoşumuza da gidiyor yani. Devlet, neredeyse ahretteki işlemlere de karışacak kadar dinin içinde. Bir “endüljans” satmadıgı kalmış. Devlet’in “Cennet”te yerlerini ayırttıgı “şehit”leri, “gazi”leri, bir de “Cehennem”e yolladıgı “niyazi”leri var. Camilerde, şehitler için “mevlit”ler, “hatim”ler okutuluyor; gaziler için saglık ve afiyet duaları ettiriliyor. Meydanlarda, sloganlarla, niyazilerin, bu dünyada oldugu gibi öbür dünyada da lanetlenecegi resmi kayıtlara geçirtiliyor… Kütüklerimizde; daha biz dogmadan, kan ve doku grubumuz belli olmadan; degil, dilin, dinin ne oldugunu anlayacak, bilecek çagımıza gelmeyi beklemek; daha adımız konulmadan; dinimiz, mezhebimiz nüfus cüzdanlarımıza da yazılmak üzere devlet tarafından kayda alınmıştır. Görünür bir zorlama yok ama, zekatlar, fitreler için muhtarlar zarf dagıtıp topluyor; kurbanlar, kurban derileri makbuz karşılıgı devlet kurumları için toplanıyor. Bütün bunlarla ilgilenen Diyanet İşleri, Başbakanlıga baglı; başbakan politikacı; politikacı partili; partiler iktidara gelmek istiyor. Şimdi politikacı dini nasıl siyasete karıştırmaz?! Ezanın nasıl okunacagı; namazın nasıl kılınacagı; orucun nasıl tutulacagı, hacca nasıl gidilecegi; zekatın, fitrenin, kurbanların, kurban derilerinin kimlere, hangi kurumlara verilecegi, cuma ve bayram hutbelerinin konuları, neyin helal, neyin haram oldugu; din görevlilerinin ücretlerinin iyileştirilmesi; neyin giyilebilecegi, neyin çıkarılabilecegi; hangi işlerin aç karnına, hangi işlerin tok karnına yapılacagı ve bunlar gibi daha nice nice dünya-ahiret işleri nasıl seçim meydanlarında dile getirilmez. Birbiriyle ve hatta devletle zıtlaşan bütün kesimlerin oyunu isteyen politikacı nasıl seçmeni olacak tarikat, dernek, vakıf şeyhlerinden, dedelerinden, hocalarından, yöneticilerinden, mensuplarından uzak durabilir?! Nasıl onlara vaatlerde bulunamaz. Din-devlet ilişkisi konusunda sorulan soruları seçilmek isteyen politikacı nasıl bilmiyorum, ilgilenmiyorum diye cahilce ifadelerle cevaplandırabilir?! Dogru söylese bir dert, yalan söylese ayrı bir dert. Kimseye inanmayan kimseler, kendilerine inanılmasını istiyorlar. Yalancılar, takiyeciler, birbirlerini yalancılıkla, takiye yapmakla suçluyorlar.

*

Kime güvenecegiz.

*

Bir denizanası gibi umut

Ta suların ortasında

Açılır kapanır

Kapanır açılır

(Can Yücel)

*

Adam, nasıl ülkesinde komünist partiler, Hıristiyan partiler, ırkçı partiler, ideoloji, din, etnik kimlik partileri kurulmasına, bu partilerin mensuplarının meydanlara, televizyonlara, radyolara çıkıp alışılmışın dışında ileri geri laflar ederek halkın oyunu istemesine müsaade ediyor; onların partileri bölücü olmuyor da bizimkiler nasıl ve neden bölücü, yıkıcı oluyor; aklım almıyor. Biz dünya ve ahret işlerimizi partilere oldugu kadar, dernek ve vakıflara da emanet edemiyoruz. Çok tehlikeli. Dedikodulara ve haklarında açılan kapatma davalarına bakarsak bunlar da ya dış güçlerle ya iç güçlerle işbirligi edip bölücü ve yıkıcı oluyorlar. Ya Devlet’in elindeki devleti yıkmaya ya da Devlet’in elinden devleti almaya kalkıyorlar. Bir tane iyi niyetli konut kooperatifi bile kurup yaşatmak mümkün olmuyor; er geç bir pisligi çıkıyor. Nedense hepimiz kötü ve art niyetliyiz. Artık kişisel olarak bile açların karnını doyurmaktan, çıplakları giydirmekten korkar olduk. Hatta yolda bayılıp düşmüş birisine rastlasak degil bir yudum su vermek, yanına yaklaşmaktan korkuyoruz; kötü ve art niyetli bir kimse olur, başımıza olmadık işleri açar; iki dakikalık bir gafletimiz bizi bir ömür boyu etkisinden kurtulamayacagımız yardım ve yatakçılıktan içeri sokar. Bize ne; devlet doyursun, devlet giydirsin, su verilecekse devlet versin, hastahaneye götürülecekse devlet götürsün. Kime, neye inanacagımızı şaşırdık. “Alemi nasıl bilirsin; kendin gibi” sözü ne kadar dogru?!

*

Ne ölçüde medeniyiz.

*

Şahane çıplaksın

Güzelim

Giyin de görelim

(Celal Vardar)

*

Medeni kanunumuz eş sayısını birle sınırlamış. Kim dinler; alan memnun, veren memnun; fukara ve avamdan olanlar “imam nikahı yaptım” deyip eş sayısını arttırıyor; zengin ve havastan olanların, canları çekerse çektigi kadar metresi, jigolosu oluyor. Devlet de hangi ihtiyaca binaen yapılmışsa kanunu, kanununu korumak için ihbar olmadıkça gidip yatak odalarına giremiyor. Kazara yakayı ele verenler de, yoksul ve avamdan kimselerse, erkek hapishaneye, kadın geneleve; zengin ve havastan olan kimselerse erkek de kadın da “tele vole”ye. Saygın, dokunulmaz ve orun sahibi büyüklerimizin bu yollu işlerinin teşhir edilmesi, yazılıp çizilmesi ise, anladıgıma göre, devletin selameti için kanunlarla yasaklanmış. Olay hemen örtbas edilir ve dil uzatanların dilleri anında kesilir; televizyonları, radyoları kapatılır; gazeteleri, dergileri, kitapları toplattırılır; sanıklar derdest edilip şiddetle cezalandırılır. Öteden beri, falakaya yıkıla yıkıla, daha nice nice yolsuzluk, rüşvet gibi karanlık işler arasında böyle işlerin de “agaya beleş” oldugunu kanıksamışızdır. Hem zaten, küçüklerin büyüklerin işlerine karışması, onların suç sayılacak, ayıplanacak taraflarını ortaya çıkarmak için, daha büyük olduklarını sanan haddini bilmezler tarafından başlatılmış işlere elkatmış olmaları, yarım yamalak sezinlemeleriyle tantana çıkarmaları törelerimize de uymaz. Böyle haddini aşmış olanların hali arı kovanına çomak sokan yaramaz çocukların halinden beter olur.

*

Kadınlar hala ikinci sınıf vatandaş; ‘cennet’i de çoktan anaların ayagının altından alıp mafya babalarına teslim ettik. Biz erkek milletiz, erkek-şımarık bir milletiz, tek bir işimizle övünüyoruz; gücümüz, güçsüzlere, kadınlara, çocuklara yetiyor. Başka bir şey yapma imkanı bulamadıgımız için olsa gerek, yarı aç yarı tok yiyip içip çocuk yapıyoruz. Nüfusumuz artıyor; yeteri kadar okul, egitim kurumu, yurt yapamıyoruz; ögretmen, egitici bulamıyoruz; bulsak da egitimden ne anladıgımızı, ne okutturacagımızı, ne ögrettirecegimizi bir karara baglamış degiliz. Egitim sistemimiz yaz-boz tahtasına döndü. “Tevhid-i tedrisat” yüzünden millete de “başınızın çaresine bakın” diyemiyoruz; olur ya, devlet anlayışımıza ters düşen bir şeyler ögrenir, ahlaksızlar ahlaklı Devleti ele geçirirler. Korkuyoruz. Zaten hayır sahipleri de, söylentilere göre, fırsat bulunca okul adı altında yurtta, yurt dışında “şeriat” yuvaları, yurtları —ne demekse— yapıyorlarmış. Bol bol hapishane yapıyoruz; bu daha iyi; A, B, C, D, E, son olarak F tipi. Bilmiyorum başka var mı? Bunların en kötüsü, yurdumun birçok namuslu insanının oturmak mecburiyetinde kaldıgı evden, çadırdan, köprü altından, apartman boşlugundan, kaldırımdan, agaç altından, mukavva kulübeden, magaradan daha konforlu. En azından hepsinin, tuvaleti, suyu, elektirigi, ısıtma düzeni var; en az üç ögün yemegi var; hepsinden önemlisi haddini bilenlere can güvenligi de var. Ama kimseye begendiremiyoruz.

*

Neden bazıları terörist oluyor

veterör niçin durmuyor?

*

Yerden göge küp dizseler,

Birbirine berkitseler,

En alttakini çekseler,

Seyr eyle sen gümbürtüyü.”

(Anonim (?!))

*

Tarafların, “‘şehid’imizin kanını yerde bırakmayacagız … bu kan yerde kalamaz … kana kan isteriz …” diyerek karşılıklı, sonu gelmez “kan davası”na dönüştürdügü Terörden çok çektik ve hala da çekiyoruz. Bu olayların, ne zaman ve nasıl başladıgını ya da başlatıldıgını çoktan unutmuşuz bile. İki taraf olarak da, başımıza bu işi açan asıl konuyu, olayın içyüzünü, özünü aklımıza getirip, sebep-sonuç ilişkisi kurarak daha insanca bir çözüm aramayı bir kenara bırakmış, “o benden bir can aldı; ben de ondan iki can almalıyım” derdindeyiz. Yani ‘can’ dışında alacak verecek bir şeyimizin olup olamayacagını düşünemez duruma gelmişiz; yıllardır elde silah, daglarda, biribirimizin peşindeyiz…

*

Anladıgım kadarıyla terör çeteleri destegini dışarıdan alan az sayıda maceraperest liderle onların çeşitli umutlarla çevrelerine topladıkları ‘yiyecek aş’ı, ‘dertleşecek eş’i, ‘çalışacak iş’i, ‘barınacak yer’i olmayan ve ‘canından başka yitirecek bir şey’i kalmamış çok sayıda yandaşlarından, fedailerinden oluşuyor. Maceraperest liderler için yapılacak fazla bir şey oldugunu bilmiyorum. Çünkü onlar sırtlarını dost bildigimiz ülkelere dayamışlar. Bu ülkeler bu liderleri gözden çıkarmadıkça bu halimizle onlara pek bir şey yapabilecegimizi sanmıyorum. Ama, bu liderleri, gençlerimizi teröre bulaşmadan önce en alt düzeyde de olsa yiyecek aş, dertleşecek eş, çalışacak iş ve barınacak yer sahibi yapıp önlerinde bir umut ışıgı yakarak yalnız bırakamaz mıyız? Her şey olup bittikten sonra çıkartılacak af, pişmanlık yasası giden canları geri getirir mi; yanan yüreklerin ateşini söndürür mü? Daha önce devletin yanında olan yüregi yanık vatandaşları devlete küstürmez mi; daga çıkartmaz mı; yeni bir terörist, bir canlı bomba, bir intihar komandosu yapmaz mı? Bir de devletin begenilmeyen bazı kişisel davranışları yüzünden işten attıkları var. Bunları belediyelerin vy özel ve özerk (?!) kuruluşların işe almaları da yasak; bir çeşit öldürmeyip de aforoz ettigimiz bu insanlara, böylece, sizin için sadece terör örgütlerinin kapısı açıktır; gidin bilgi ve beceriniz varsa onların lehinde kullanın; onlara pazarlayın demek istemiyor muyuz?

*

Kimse üzerine alınmasın; soruyorum kendi kendime. Biz, kendi sınırlarımız içinde, kışkırttıkları, destek verdikleri terörle mücadele ederken bizi kınayan, ambargolar koyan, kazara sınırımızı birkaç adım aştıgımızda başımıza kıyametleri kopartan, Lozan’ı unutup Sevr hayalleri kuran dostlarımız, besledikleri terör kendilerini yakmaya başlayınca, terörle mücadeleyi, kendi ülkelerinde degil, terör suçlusu ilan ettikleri ülkeleri işgal ederek yapıyorlar. Girdikleri yerlerde de çok kere teröristleri degil, çoluk çocuk, kadın, erkek, genç, ihtiyar, saglam, sakat ayırmadan sivil, masum, günahsız halkı kırıp geçiriyorlar. Uçaklardan önce bomba, arkasından yiyecek, giyecek paketleri, arkasından yine bomba yagdırıyorlar. Bombaların etkisini görmek için ne kadar insanca bir davranış! Tanklarla yoksulları, yoksulların evlerini yıkıp hurdası çıkmış arabalarını eziyorlar. Ne muhteşem görünüş; bizim tanklarımızı ancak bunlar modernize edebilir! Biraz düşünelim. İkiz kuleleri kim çökertmiş, Pentagon’u kim yaralamış olabilir? Afganistan’ın çöllerinde bedevi hayatı yaşayan yerini yurdunu terk etmiş gariban Hüsameddin Ladin’in emriyle, büyük bir teknolojiyi beyinlerine yerleştirmiş akıl almaz beceriye sahip Arap pilotlar mı? Diyelim ki Evet. Ladin “dinsiz” mi demek?! “Bu dinsiz Hüsam’ı kim yetiştirmiş bu guna servden bala; bu gücü kim vermiş ona bu kadar ala?” Hüsameddin’in, eger dogruysa, belki sevincini ifade etmekten ve bir de kendi başına bomba yagdırtmaktan başka kazancı ne oldu? Böylesine sofistike bilgilere sahip pilotlar sıradan teröristler gibi aşsız, eşsiz, işsiz, yersiz mi kalmışlardı? Kendileri hayattan ne bekliyorlardı da umutlarını yitirdikleri için böylesine ulaşılması zor bir sonu kendilerine uygun gördüler? Eger bu pilotlar gerçekse, bunların ölümü kimlere ne kazandırdı? Eger böyle sofistike bilgilere sahip başka teröristler varsa, bunlar hemen Amerika’dan kaçıp bombaları tepelerine afiyetle yemek için Afganistan’a mı koştular? Eger Afganistan’a gelmedilerse, bunlar, Amerika’da kalıp Amerika Afganistan’la ugraşırken, hava yollarında olmasa bile bir başka alanda işbaşı edemezler miydi? Uçaklar düşmüştür, kuleler çökmüştür, Pentagon büyük bir yara almış; yüzlerce masum, günahsız, olup bitenlerden habersiz insan hayatını yitirmiştir. Bunların hepsi dogru; hepsi çok üzücü, yürekleri yakan, acısını ölünceye kadar unutamayacagımız çok acı olaylardır. Üzülelim, yanıp tutuşalım ama düşünelim. Kimin işine geliyor terör? İnsanların birbirlerine düşman olması; devletlerin birbirlerine düşman olması kimin işine geliyor? Sonuçta kimin kazancı katlanıyor? Cevap: Kesinlikle kazancını silahtan saglayanların, silah üreticilerinin ve tüccarlarının; devlet olsun, terörist olsun; savunmada olanlar da, saldıranlar da silah tüketiyorlar, silah satın alıyorlar; aşlarından, ekmeklerinden kesip paralarını silaha yatırıyorlar. Silah üreticileri ve silah tüccarları nerede? Cevap: Kesinlikle işgal edilen bu yoksul, perişan ülkelerde degil. Bu ülkelerde olsa olsa bu tüccarların düşük bir karla çalışan hafif gerilla silahlarının dagıtıcıları bulunabilir. Silah tüccarlarını sordum? Cevap: Silah tüccarları ambargo sıkıntısına ugrama ihtimali olmayan yüksek teknolojiye sahip işgalci gelişmiş ülkelerde. Evet, nükleer, biyolojik ve kimyevi her türlü kitle imha silahlarını da üretme ve mazlum halklar üzerinde deneme tekelini elinde bulunduran ve dünyanın vy bölgesinin polisligine soyunmuş, demokrasi savunucusu geçinen işgalci gelişmiş ülkelerde. Ya asıl teröristler nerede? Cevap: Onlar çoktan silahların menzili dışına çıkmış; kendilerini kışkırtan efendilerinin yeni planlarına göre hizmet vermeye hazırlanıyorlar. Silah tüccarlarını da kınayamıyorum. Bu kadar aptal insan; bu kadar aptal devlet adamları olunca, silah tüccarları da ne yapsın? Araştırma-geliştirme laboratuarlarını, fabrikalarını yıkıp yerlerine Luna park mı kursunlar?! Sayın başbakanımız nasılsa böyle bir durumu algılar gibi oldu da dili sürçüp bu ülkelerden birisinin “soykırımı” yaptıgını agzından kaçırdı. Aman Allah kıyamet koptu. Özür üstüne özür; kendisi diliyor, biz diliyoruz. Yazılı ve görsel medyamız bu gafı eleştire eleştire bitiremiyor. Anlatmak mümkün degil. Onlar soykırımı yapmıyorlar; onlar bit kırımı yapıyorlar; Musevilere yer açmak için Müslümanları, Hıristiyanları bit gibi kırıyorlar. Yanılmıyorsam, Hitler de Germenlere yer açmak için bir zamanlar Yahudileri, daha önce İngilizler de beyazlara yer açmak için Afrika’da zencileri, Amerika’da Kızılderilileri bit gibi kırmıştı. Hiroşima’ya, Nagazaki’ye atom bombası atıldıgı zaman da masum, günahsız Japonlar degil, Japonların bitleri kırılmıştı. İkinci Dünya savaşı sonrası Almanya’yı, Cezayir’i, Kore’yi, Vietnam’ı, Afganistan’ı, Yugoslavya’yı, Somali’yi ve daha daha nicelerini anlatmıyorum... Birinci dünya savaşının sonunda ülkemize giren işgal ordularının bize karşı yapmış oldukları ve uşaklarına yaptırttıkları soykırımları unuttugunu sanmıyorum, Atam. Biz unutmuş gibiyiz de onun için yineliyorum.

*

Terörle; başka ülkelerin iç işlerine karışmakla, başka ülkeleri karıştırmakla, başka ülkeleri işgal etmekle, soykırımı yapmakla, kanı kanla yıkamak’la, insanları canlarından başka yitirecek bir şeyleri olmayan robotlar haline getirmekle mücadele edemezsiniz. Bu yolla ancak yeni teröristlerin yetişmesine yol açarsınız; yeni terörist ekollerinin, çetelerinin kurulmasına ortam hazırlarsınız. Hele canlı bombaları ne kadar terörist sayabiliriz. Gerçek terörist illegal de olsa bir şeylerin peşindedir; başardıgı zaman bir yerlere geleceginin, bir şeyler yapacagının hayalini kurar; bu yüzden hayatta kalmak için öldürmesi gerektigine inanır. Bir düşünelim: canlı bomba eger bir teröristse önce çetesinden sıyrılır; çünkü bekledigi bir şey kalmamış; bütün umutları tükenmiş, hayalleri yıkılmıştır; onun için artık ne dünya ne de çetesi vardır; sonra da bir şekilde kendisini canından bezdirdiklerine inandıgı düşman saydıklarıyla birlikte ölüme gitmeyi dener. Bunların çoluklarıyla çocuklarıyla akrabalarıyla birlikte kendilerini öldüren cinnet getirmişlerden pek bir farkı olmadıgını sanıyorum. Bunlar çok kere düşman bildikleriyle kanlarını karıştırarak kan kardeşi olarak ölürler. Böylece, ölümü ceza sayanlar için öldürdüklerinin cezasını da ölümleriyle çekmiş olurlar. İnsanları bu duruma düşürmeyin. Bu duruma düşen insanların önüne ne vicdanları, ne liderleri, ne hocaları, ne yavukluları, ne anaları, ne babaları geçebilir. Yine söylüyorum, eger gerçekten “yurd[unuz]da sulh, cihanda sulh” istiyorsanız; gelin; bu insanları, yerlerinden yurtlarından edeceginize, yiyecek aş, dertleşecek eş, çalışacak iş ve barınacak yer sahibi yapıp önlerinde bir umut ışıgı yakın. Ölüm makineleri üreteceginize; onları zavallı yoksul günahsız insanlar üzerinde deneyeceginize, onlara iyilikte, varlıkta, bollukta örnek olun; imkanlar saglayın. Yine saçmaladım galiba; yanlış mı düşünüyorum, Atam.

*

Devlet sevgimiz.

*

Memleket bitti; yine bitmedi hala, sen, ben

(Namık Kemal)

*

Yurdumuzu ziyaret eden yabancılar; yüzümüze güzel sözler söylüyorlar. Biz de medyamız sayesinde inanıyoruz. Ama görülen şu ki, dünya bize güvenini yitirmiş. Biz de millet olarak devletimize güvenimizi yitirmişiz. Dogrusu, politikacılarımız, devlet adamlarımız, bürokratlarımız bizi o kadar çok aldattı ki devlete yardımcı olmaktan korkar hale geldik. Babalarımız “Allah devlete, millete zeval vermesin” diye dua ederlerdi. Biz bu sözle büyüdük; hala da yanlış dogru arkasındayız. Bir söylentiye göre devletimizin malı, mülkü, iş imkanları tek elden denetlenemeyecek kadar çok. Denetim yetersizligi cühelanın iştahını kabartıyor. Bugünün gençleri arasında “Devletin malı deniz; yemeyen domuz” gibi bir laf yayılmaya başladı. Devletle ilgili bir başka üzücü söz de “Devlet alacagına şahin, verecegine karga”. Devletimiz şahin olsaydı, bu kadar iç ve dış borcumuz olur muydu? Devletimizin iç ve dış borçları nesiller boyu ödense bitmeyecek boyutlara ulaşmış. Vatandaşlarımızda devletimize benzemişler. “Borç yigidin kamçısıdır” deyip onlar da borçlanabildikleri kadar borçlanıyor; har vurup harman savuruyor, senin kovaladıgın kargalar gibi uçuşup geri geliyorlar. Gücü yetenler büyük masraflara girip oturdukları evlerin konforunu artırıyor; alanını genişletiyor; sayısını çogaltıyorlar. Onları bol bol ithal malzeme ve eşya ile donatıyorlar. Gelişmiş ülkelerle kıyaslarsak dogru dürüst yolumuz yok; büyük şehirlerimizde park yeri bulmak zor ama, yollarımız ithal konforlu lüks arabalardan geçilmiyor. Zenginler evleriyle, arabalarıyla özdeşleşmiş bol bol tatil yapıyorlar. Ne yapalım, yolları, kaldırımları, sokakları da sokakta yatanlar onarıp güzelleştirsinler. Sohbetlerimiz, futbol, şarkıcıların, türkücülerin aşkları ve diger seviyeli (?!) ilişkileri, dedikodu üzerine kurulmuş. Sanki tarih kitaplarında anlatılan Bizans’ın son günleri.

*

Devlet korkumuz.

*

Kanun-i ceza acize mi has demektir.”

(Ziya Paşa)

*

Suçsuz oldugumuzu bildigimiz halde; suçlulardan daha çok; üniformalılardan yani askerlerden, subaylardan, savcılardan, hakimlerden, polislerden, bekçilerden, jandarmalardan, sarıklı imamlardan, jürilerdeki kara cüppeli hocalardan, hatta lüks otel ve lokantalardaki sırmalı komilerden korkuyoruz. Bana öyle geliyor ki, onlar da birbirlerinden korkuyor; birbirlerine karşı içten pazarlıklı; ara sıra bir bahane ile ve özellikle yargısız infaz yoluna başvurarak birbirlerini oyduklarını da görüyoruz. Birçok komisyon vy kurulların kararları ise mahkeme kararlarının üstündedir; bagımsız oldugu söylenen yargıyı bunlar baglayabilirler. Bunların insanları tuttukları yerde kabak gibi oyabileceklerine inandırılmışız; inanıyoruz. Neden basit bir trafik kuralına uymayan bir sürücüyü bile ihbar etmekten çekiniyoruz? Cevabı basit: Güvenlik güçleri çok kere ihbar edeni suçluya ihbar ediyorlar. Hele bir de bir olaya şahit oldunuz mu mahkemelerde canınız çıkıyor; düşman kazandıgınız da cabası. İleri gidenin başına geri kalanın kıçına vuruluyor; diskoya gidip göbek atmak da suç; tekkeye gidip hu çekmek de. Gazinoya gitmek de, camiye gitmek de Rus ruleti oynamak kadar tehlikeli; birisi vy bir grup bir taşkınlık etse, bir olay çıkarsa içerdesiniz; önce sanık degil kesin suçlu olarak tutuklanırsınız; sonra, şansınız varsa sanık sandalyesine oturursunuz; bundan sonrası, sorgunuz ne zaman biter, nasıl biter belli degil.

*

Özel sektörümüz.

Agan çekti; hem de tek koluyla...”

diye övünenlerin sektörü.

*

Elde altın bileziktir san’at

Ki verir ehline feyz ü rif’at.”

(Şinasi)
*

Az sayıdaki işgüzar dışında kimse bir şey üretmeyi düşünmüyor. Özel sektörde, kişisel vy ekip oluşturup çalışanlar, sık sık devlet dayagı yemekten kolay kolay kurtulamazlar. Devletin, bu müteşebbis münasebetsizlere, ne zaman, ne şekilde, hangi vergiyi vuracagı, hangi yasagı koyacagı, hangi suçu yükleyecegi; bu işgüzarları, kırmızıya mı, yeşile mi, hangi renge boyayacagı; kimin yanında yer alıp bunların önünü nerede kesecegi önceden kestirilemez.

*

Kamu sektörümüz.

Gözlerimi kaparım, vazifemi yaparım.”

diyenlerin sektörü.

*

Burda kalsın yükünüz; tek ininiz siz aşagı.

Arkanızdan gelirim olmaga tavla uşagı.”

(Şinasi)

*

Kamu sektörüne gelince, iyi bir kamu görevlisi bir şey üretme, bir işe yarama, evrensel anlamda başarılı olma kaygısı taşımaz, kamuda üretilmiş bir atasözünün de özetledigi gibi, çayırda başına üşüşen sinekleri kovmaya çalışan katırları anımsatır bir şekilde “sallar başını” ve günü gelince “alır maaşını”; daha fazlasını istiyorsa başarılı görünme yolunu seçer; başarılı görünebilmek için üç “MA” yani “kaçma, karışma, çalışma” kuralına uymak zorundadır. Bu anlamda başarıya giden yol da, çok kere, ya rejisörün yatagından ya da iki yüzlülükten ve kaypaklıktan geçer. Yani görevli —memur vy işçi— her zaman amirlerinin dikkatini çekecek bir şekilde işinin başında ve özellikle törenlerde mümkün oldugu kadar ön sıralarda görülmeli; alkışlamak gerekince en iyi şekilde alkışlamalı; aglamak gerekince hıçkırıklarını en iyi şekilde duyurmalıdır. Amirlerinin ve mesai arkadaşlarının işlerine karışmamalı; kendisinden katılması yani karışması istenildiginde de amir ve meslektaşlarının yaptıklarını minnet ve takdirle karşıladıgını ima etmelidir. Dogal olarak çalışmak yanlışları ve eksikleri de beraberinde getirebilir. Elde edilen sonuçlar kamu yararına olsa bile, bu yanlış ve eksikler önemsiz de olsalar, çok kere çalışanın bütün hayatını karartabilirler. En önemsiz kötü kullanma en övgüye deger iyi niyete bagışlanamaz. Bu sebeple çalışmaktansa çalışır gibi görünmek, özellikle yazışmalarla bol bol kagıt tüketmek, işleri üyeleri birbirleriyle çekişen komisyonlara, kurullara havale ederek sorumluluktan kurtulmak, görevliye daha çok güven saglar. Sonuçta çalışmak zordur ve zor geliyor hepimize; kapıp kaçırdıklarımıza güveniyoruz; kapıp kaçırdıklarımızla övünüyoruz.

*

Zenginlik anlayışımız.

*

Zahidin Hakka duadan garazı cennettir;

Dünyevi nimet ise canına da minnettir.”

(Şinasi)

*

Rant ekonomisi diye bir para kazanma yolu keşfettik; kimin kaybettigine bakmadan paradan para kazanıyoruz; kefenlere cep dikilmedigini unutmuşuz. Azımız gittikçe zenginleşiyor; çogumuz gittikçe yoksullaşıyoruz. Çogumuzun beklentisi, totodan, lotodan, piyangodan, at yarışından, kısacası kumardan ve havadan para kazanmak; bir şekilde elimize para geçirince de, onu faize, repoya koyup; kendimize ömür boyu maaş baglamak, yiyip içip, gezip tozup yaşamak. Sen gider gitmez izine çıktık; çıkış o çıkış. Hele yurt dışı gezilerine bayılıyoruz. Elimize üç kuruş geçse hemen götürüp Avrupalı, Amerikalı, Arabistanlı dostlarımıza yedirmek için can atıyoruz. Ne yapalım, yollarımız kötü, ülkemiz pis, insanlarımız görgüsüz. Yerli üretime itibar yok; bazı işgüzar üreticilerimiz bin bir güçlükle oluşturdukları imkanlarla yabancı firmalara fason üretim yapıp yurt dışına düşük fiyatla ihraç ediyor; biz tüketiciler de çok kere bu ürünleri ya yurt dışından alıyoruz ya da bu ürünlerin yurt dışından yüksek fiyatlarla ithal edilmiş olanlarını alıp kullanıyor; bunların etiketi ve markasıyla övünüyoruz. Eh, eşek dedigin semeriyle övünür; bilgi ve becerisine dayanır bir hüneri var mı ki... : Övünmek gibi olsun, benim de böyle birkaç fanilam, donum var.

*

Kamu malına bakışımız.

*

Uyuyup yatma gibi zevk u sefa çok anda;

Su içip yem yemeden gayri cefa yok anda.”

(Şinasi)

*

Medyanın anlattıklarına bakılırsa, Devlet ihaleleri en karlı iş; bir kere aldın mı köşeyi dönüyorsun; bir daha kimse seni görmüyor. Hesabı da kolay kolay sorulmuyor. Sorulsa da dallanıp budaklanıp ya zavallı bir kapıcının, ya bekçinin, ya da müstahdemin üzerinde kalıyor. Onu da bulamazlarsa, elektrik tellerini yerde kemiren farelerin, havada gagalayan kuşların üstüne iş ihale ediliyor. Mahkemeler yıllarca sürüyor. Sonuç kaynayıp gidiyor. Zaten yerli yersiz birbirimizi mahkemeye veriyoruz. Uyarılara tepkimiz, degil on sekiz saniye sonra, çok kere on sekiz yıl sonra da oluşmuyor. Bazen anında suç olmayan bir davranışımız yıllar sonra suç olarak karşımıza çıkıyor. Abdülhamit jurnalcileri, çok kere montajlanmış oldugu söylenen belgeler, kasetler, bantlar, CDler, VCDler, DVDler, düzmece söylemler birden toplanıp devreye sokuluyor. Hiç kimse de bu algılama kusurumuz yüzünden, bu işleri zamanında irdelemeyenlere, bu zamana kadar neredeydiniz; aklınız neredeydi diye sormuyor. Bazen suçlu suçsuzdan davacı oluyor. Çamur at izi kalır mantıgıyla suçlu suçsuzu alt edebiliyor.

*

Dünyadaki gücümüz.

*

Ben dedikçe böyle kim kıldı Nedim’i na-tüvan

Gösterür engüşt ile meclisteki mina seni

(Nedim)

*

IMF’den gelecek borç bir gün gecikse neredeyse aç kalacagız; ekonomimiz alt üst oluyor; borsa düşüyor; dolar fırlıyor. Borç da borç hani. Nereye ve nasıl harcayacagımızı da parayı vermeden emrediyorlar. Bir Amerikalı yetkili televizyonlara çıkıyor, dergilere, gazetelere “Türkiye’yi IMF bizim için satın aldı; diledigimiz zaman oradan diledigimiz yere saldırırız.” diye beyanat veriyor. Senin ve arkadaşlarının yerine getirdigimiz büyüklerimizin gıkı çıkmıyor. Gümrük Birligi’ne girip kapitülasyonları, Avrupa çapında, övgülerle geri getirdik. Şimdi, sayende yurdumuzdan kovdugumuz, işgal ordularının, torunlarına, “Bizi Avrupa Birligine alın” diye yalvarıyoruz; bakanlarımız, baş bakanımız, devlet başkanımız ayaklarına kadar gidip yalvarıyor; neredeyse ayaklarının altını öpecegiz; almıyorlar. Utanç verici bir durum; gavur tanıdıklarımızın önünde Türklügümüzden utanıyoruz; yere bakıyoruz; bir şey diyemiyoruz. Avrupa Birligi’yle ortak, görülür, görülmez hangi özelliklerimiz, degerlerimiz var? Onlar bizden ne istiyorlar; biz onlardan ne bekliyoruz? Alsalar sanki bütün dertlerimizden kurtulup adam mı olacagız?! Bir çeşit ‘manda’ mı ‘davar’ mı olmak ve himaye istemek degil mi bu yaptıklarımız? Bu karşılıksız aşkımızı dogrusu hiç anlamıyorum. Olmadık şartlar koşuyorlar; sanki bizimle alay ediyor, egleniyorlar. Lozan’dan vaz geçip Sevr’e razı olsak bile alacaklarını sanmıyorum ya. Bizi, komşunun Karavaş’ı gibi, kapıya baglayıp “Durumunuzu görüşecegiz; belki aday adayı olursunuz” dedikleri zaman medyamız sayesinde yurtta bayram havası estiriyoruz. Kendimiz için degil, Avrupa Birligi’ne girmek için demokratikleşmek istiyoruz; onu da beceremiyoruz; yüzümüze gözümüze bulaştırıyoruz. Minare çalmak için kılıf ısmarlıyoruz; her defasında terzi kumaştan çalıyor. Solcu, sagcı, ilerici, gerici, kızıl, yeşil, faşist, komünist, laik, şeriatçı, aydın, nurcu, devrimci, tutucu, mini etekli / şortlu, yazmalı / eşarplı / türbanlı, Türk, Kürt, Zaza, Abaza, Çerkez, Arnavut, Laz, kaz, şu yerli, bu yerli diye birbirlerinden kopardıgımız insanlarımızı ülkemize küstürdük; ayagı, dizi tutan başka ülkelere göç ediyor; seçim bile yapmıyor; hangi ülke kapısını açarsa canını oraya atıyor; yeter ki Türkiye’den çıksın; gurbet ellerde iş kuruyor; para kazanıyor; para kazandırıyor; bilim adamı olup buluşlar yapıyor; patentler alıyor; ilgi görüyor. Ama devletimize güvenmedigi için ülkemize zırnık yollamıyor, getirmiyor. Zaten çalışanlarımıza oralarda da rahat vermemek için elimizden geleni ardımıza koymuyoruz. Onları casuslukla, gericilikle, bölücülükle, hırsızlıkla itham ediyoruz. Biz, ülkemize yabancı yatırımcılar bekliyoruz; aklı başında kimse gelmiyor. Gelenler de karmaşık bürokrasimiz ve akıl almaz davranışlarımız yüzünden geldiklerine bin pişman. Bor, altın, krom, uranyum, toryum, kömür gibi yeraltı ve güneş, su, rüzgar, deniz, dag gibi yerüstü zenginliklerimiz oldugu söyleniyor; ekolojik, ekonomik, stratejik, sosyolojik, politik ve benzeri bahanelerle dolduruşa gelip usulünce ve milli çıkarlarımıza uygun şekilde işletemiyoruz, işlettiremiyoruz. Bir şekilde var olan iş yerleri de bir bir kapanıyor; işçiler işten çıkarılıyor; insanlar aç susuz sokaklarda kahve köşelerinde sabahlıyor; bankalar batırılıyor; devlet vatandaşları soyup sogana çevirip onları kurtarıyor. Devlet ele geçirilecek bir şey olarak görülüyor ve devleti eline geçirenler her zaman işlerin iyiye gittigini söylüyor. Şimdilerde de güya enflasyon canavarının beli kırılmış. Eger Amerika Irak’a saldırmazsa işler daha da iyiye gidecek; turizm çok iyi olacakmış; ondan sonra gelsin dolarlar, marklar, örolar; aman liralar degil. Bir keresinde de Amerika’nın Irak’a saldırması iyi olacaktı; galiba bir koyup on alacaktık; olmadı; yüz de üste verdik. Neye, kime inanacagımızı şaşırmış durumdayız. Bu nasıl beli kırılmış enflasyonsa hala vatandaşın belini kırıyor. “Kır belini, Ali dayı” misali. Gün geçmiyor ki bir zam haberi almayalım. Seyrek de olsa bir şeyi ucuzlatıp sonra da üzerine okkalı bir vergi koyup ilk fiyatına göre yine okkalı bir zam yapmış oluyoruz. Şimdi bir de “ÖTeVe” geliyor. Sonunda vatandaşı bir kere daha canından bezdirip “ötenazi” istemeye mecbur edecekler. Bazen kendimi George Orwell’in Hayvanlar Çiftligi’nde sanıyorum.

*

Can ve mal güvenligimiz.

*

Cüç celir cözcöre cevri çeçe cörmeç dil ü can

Cece cündüz ceçiyor cölce cibi çünçi cihan.”

(Şinasi)

*

Bankalar soyuluyor, soyguncuyu vuran güvenlik görevlisi hapiste. Kapkaççılar, hırsızlar, sahtekarlar, kalpazanlar, kaçakçılar kol geziyor. Olsa ki elimizde üç beş lirayla alışverişe çıksak paramızı neremize sokacagımızı şaşırıyoruz; donlarımızın içine cep dikmeye başladık; zenginler için alarmlı çantalar ithal ediyoruz. Ama biz Arjantin gibi olmazmışız; bizde sosyal patlama olmazmış. Sosyal patlama bu degilse, ne? Demek ki beterin de beteri var. Hey gidi kapımız açık yattıgımız günler. Dagda bayırda gezerken karşımıza çıkacak insandan degil; domuzdan, ayıdan, kurttan, bir de yagmurdan, çamurdan korkardık.

*

Görünümümüz

veİslam’ın, bazılarına göre en önemli,

olmazsa olmaz altıncı şartı.

*

Güllü diba giydin amma korkarım azar eder

Nazeninim saye-yi har-i gül-i diba seni

(Nedim)

*

Bizde kıyafet önemlidir. İlkokuldan, şimdilerde ana okulundan başlayarak üniforma giymeye başlar; asker tıraşı oluruz. Dünya savaşlarından kalma bir gelenek olsa gerek, ait oldugu çiftligin damgasıyla damgalanmış koyunların oluşturdugu koyun sürüsü görünümünde olmak. Şimdi, bir de başörtüsü mü, türban mı, adını tam koyamadıgımız çok önemli bir meselemiz var. Bu beni ve yakınlarımı artık pek ilgilendirmiyor; en azından karımın ve kızımın başı açık; benim de, oglumun da sakalı, bıyıgı yok. Çalışırken kız ögrencilerimin başlarını açtırmak için çok mücadele verdim, çok hezimete ugradım, cevabını hala veremedigim sorularla karşılaştım; neyse ki yaş haddini beklemeden emekliye ayrılıp kendimi cephe gerisine atarak anca kurtuldum. Bir zamanlarda spor giyinen, kot pantolon giyen ögrencilerimize savaş açmış sonunda bütün yigitligimize ragmen yenilgiyi yüregimize yedirerek meseleyi kapatmıştık. Şimdilik Türkiye’de bir şans eseri ailecek devletin istedigi görünümdeyiz. Zaten giyim kuşam konusunda kişisel saplantılarımız da yok; ne uygunsa, devlet neyi buyurursa onu giyeriz. Hele, ben; sürüden ayrılan koyunu kurdun nasıl kaptıgını iyi bilirim; çoban, pardon, devlet, “çıplak gez” dese; soyunur gezerim, vallahi; üstelik masrafı da yok. Hayvan postunu sevmem ama, giy dese biraz masraf eder onu da giyerim. Ama nedense Devlet’in böyle bir saplantısı var: Afganistan’da yakın zamanlara kadar yönetimi ellerinde bulunduran Taliban’ların da vardı. Taliban’lar din adına zorla kadınların başını örttürüp erkeklere sakal, bıyık bıraktırtıyorlardı; bizde de laiklik adına zorla kadınların başını açtırıyor, erkeklerin sakalını, bıyıgını kestiriyorlar. Afganistan şimdi meydan dayagı yemekle meşgul. Bizse, müslüman geçinip İslamiyet’in kölelerle ilgili hükümlerini dahi bilmeyen ve hala devletin kölesi oldugunu idrak edemeyen bir kalabalıktan, devlete küsen ve ne yapacagı şimdilik belli olmayan bir sınıf yaratmaya çalışıyoruz. Hele bir bunlar okullardan, üniversitelerden, meclislerden uzaklaşıp evlerine kapanıp iyice cahil kalsınlar; sonra bilenip üzerimize gelsinler o zaman bir iyilik düşünürüz diye düşünüyoruz. Ama bir şey dikkatimi çekiyor: Devletimizin başındaki büyük çoğunluğu erkek olan yetkililer, milleti bölüp parçalamak ugruna, yıllardır, bir bez parçasını kadınların başlarına örtüp örtemeyeceklerini sorun haline getirmek için akıllarına esen, bazıları en akıl dışı, saçma davranışları bile çekinmeden sergilemelerine ragmen, ilerici, laik ve cumhuriyetçi ilan ettikleri başı açık kadınlarla, gerici, şeriatçı ve cumhuriyet düşmanı ilan ettikleri başını örten kadınlar arasında bir kavgayı başlatmayı beceremediler. Bu kadar zorlamadan sonra, saç saça baş başa kavga edecek yerde, başı açık kadınların, kızların, başı örtülü kadınlara, kızlara destek vermelerini, onlarla birlikte sarmaş dolaş gezip tozmalarını sonsuz hoşgörüme ragmen ben bile hala aklıma sıgdıramıyorum. Sonunda biz erkekler bunları birbiriyle boguşturmak için boguşa boguşa birbirimize düşman olurken, galiba kadınlar, erkeklere ne haliniz varsa görün dercesine, konuşa konuşa birbirleriyle dost olmanın yolunu çoktan bulmuşlar; haberimiz yok. Bana öyle geliyor ki, sarıklı olmak bir gericilikse, bazılarımız, begenmedigimiz sarıklarımızı, varlıgını hissedemedigimiz bir beyin uru gibi, başımızın dışından çıkarıp içine sarmışız.

*

Dünyadaki yerimiz.

*

Afrika dedigin bir garip kıta

El bilir, alem bilir ki

Şekli bozulmasın diye Akdeniz’in

Hala eskisi gibi çizilir haritalarda.”

(Cemal Süreyya (?))

*

Vatan-me’luf olanlar bi-sebeb terk-i diyar etmez

Zaruretsiz cihanda kimse gurbet ihtiyar etmez.”

(Ziya Paşa)

*

Musa’yı küstürmüş İsa ile barışmamış bir durumdayız. İlişkilerimize önem verdigimiz Müslüman geçinen ülkelerin halkları bizi Müslüman saymıyor; Hıristiyan ülkelerin halkları da bizi Müslüman sayıyor. Bize göre iki taraf da düşmanca duygular besliyor bize: Birinci taraftan bazı agızlar her fırsatta İslam Birligi içindeki yerimizi sorguluyor; ikinci taraftan bazı agızlar Avrupa Birligi bir Hıristiyan kulübü sizin burada işiniz ne diye zaman zaman çıkışlarda bulunuyor. Kendimizi dışarıda iyi tanıtırlar düşüncesiyle başka ülkelere yerleşmiş vatandaşlarımıza, bizim çifte standardımıza uygun olması şartıyla, çifte vatandaşlık ister dururuz. Bulundukları ülkelerin belediye meclislerine, yönetim kurullarına, parlamentolarına, derneklerine, kulüplerine girer; Yunanlılar, Yahudiler, Ermeniler gibi lobi oluşturur; kamu oylarını etkiler; uluslar arası ilişkilerimizde o ülkeleri de yanımıza alırlar diye. Böyle bir fırsatla karşılaşan vatandaşlarımı uyarmayı bir vicdan borcu sayıyorum. Gelişmiş ülkelerin vatandaşlarından farklı olarak sizin Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinden izin almanız gerekir. Bu bir. İkincisi de, böyle bir izni almış oldugunuzu var sayalım, sakın ola ki, Türkiye’ye gelin. İşimize gelmeyen en ufak bir davranışınız, sizi aforoz etmemiz, bir formalite icabı yapmak mecburiyetinde kaldıgınızı aklınızdan geçirdiginiz vatandaşlık yeminini yüzünüze çarpmamız ve yine sizi yuhalarla dışarı atmamız için yeterlidir. En kısa zamanda sizi belki de çok deger verdiginiz Türk vatandaşlıgından çıkarmanın yollarını arar buluruz. Bu durumda size tek sahip çıkacak ülke o zamanında sözde vatandaşlık yeminiyle baglandıgınız ikinci ülkenizdir. Üçüncüsü de, bir şekilde bir başka ülkenin vatandaşlıgını seçtiyseniz o ülkenin en sadık vatandaşı olmaya bakın; bizi unutun.

*

Artık, “Türküm” demek de kimseye pek mutluluk vermiyor, Atam. Türk oldugumuzu duyan sırtını dönüyor ya da sopasını hazırlıyor. Yurt dışına çıkmak için konsolosluklardan vize almak tam bir işkence; önce uzun uzun kuyruklarda bekliyoruz; sonra ilgililer ne kadar —Türk liramız oldugunu degil— dövizimiz oldugunu soruyor ve belgelememizi istiyorlar. Olsa ki bir yabancı ülkeye girmeye kalksak, ay-yıldızlı pasaportumuzu görür görmez hemen ayrı bir bölmeye alıp sıkı bir sorgudan, incelemeden geçiriyorlar; sınır kapılarından geri gönderilenlerimiz de az degil. Dost bildigimiz yabancı ülkeler bile bize ülkemizde siyasi suçlu oldugumuza; yakalanırsak bizi hapse atacaklarına; asacaklarına inandırdıgımız zaman sahip çıkıyorlar.

*

Dilimiz.

*

«Men azadam, müstagilem» sözlerini

Öz dilinde démeye de

İxtiyarın yoxsa eger,

Dé kim sene azad déyer?...

(Bahtiyar Vahabzade)

*

Türkçe de, galiba sözünü ettigin boyunduruktan kurtulmadan hayatımızdan çıkmaya başladı; becerebilirsek evimizde çoluk çocugumuzla İngilizce konuşuyoruz. İş yerlerimizin, resmi ve gayri resmi kuruluşlarımızın adlarını İngilizce’ye çevirip her yere astık. İngilizce dergiler gazeteler çıkarıyoruz; bilimsel ve fil[i]msel yayınlar (?!) yapıyoruz. Fakat, senin zannettigin kadar zeki çıkmadık; yeteri kadar yabancı dil de ögrenemiyoruz. Matematik, Türkçe, mantık ve yabancı dil hala en çok sınıfta kaldıgımız dersler arasında yer alıyor. Halbuki, torpil kadar olmasa bile, yabancı dil bilmek birçok yerde işe yarıyor. Devlet memuru, hele üniversite ögretim üyesi olarak her adımda bir, bir yabancı dil sınavına davet ediliyoruz. Başarırsak bilim unvanı, kadro, şansımız varsa arkadan tıpış tıpış geliyor. Yabancı dili, özellikle İngilizce’si olanları gıpta ile seyrediyoruz. Ama torpilin hali bir başka; aman Allah’ım, dil bilmesen de, devlette, bir mütercim vy tercüman kadrosuna oturabiliyorsun.

*

Dil dedim de aklıma geldi. Bugünlerde başımıza bir de yerel dillerle egitim-ögretim, radyo-televizyon yayını konuları çıktı. Olur mu olmaz mı diye yine birbirimize düştük. Bana kalırsa bu devletin işi degil; isteyen istedigi —yerli, yerel, yabancı, hatta uydurma vy uydurdugu— dilde egitim-ögretim veren okullar, radyo-televizyon gibi yayın organları oluştursun, yatırım yapıp denesin; boyunun ölçüsünü alsın. Hatta kazanırsa vergisini de devlete kuruşuna kadar ödesin. Sanırım sonunda kurucuları bu okulları ya kapatırlar ya İngilizce ya da Türkçe ögretim veren özel okullara dönüştürür; para kazanmaya bakarlar. Radyo-televizyon da öyle; isteyenler yatırım yapıp kursun, denesinler; kimsenin hevesi kursagında kalmasın. Bu radyo ve televizyonları izleyenlerin sayısının yerel dillerle yapılan kitap, gazete, kaset yayınlarını izleyenlerin sayısını pek aşmayacagını düşünüyorum. Ne kadar reklam alırlarsa o kadar ayakta kalırlar. Zaten bu tür yayınları yurt içinde yasaklasak bile, yurt dışından yapılan yayınlara engel olmak, bugünkü teknolojimiz ve dış politikamız göz önünde bulunduruldugunda imkansız gibi bir şey. Biz pek becerip yapamıyoruz ama, beş paralık hamamtası büyüklügünde alüminyum bir çanak dünyayı yatak odamızın içine getirir oldu. Üstelik hem vatandaşları küstürmemiş, hem de akıl edersek bu yayınları bir ölçüde ülkemiz lehine çevirmiş oluruz. Önemli olan etnik kimligin önüne, ülke kimligini, Türkiyeli olma kimligini geçirebilmek. Türkiye’yi, bir şekilde kaçıp kurtulmayı düşünen insanların ülkesi halinde tutmak degil; yaşanacak bir ülke haline getirmek; Türkiye’yi sevdirmek. Gerçek şu ki, o kadar bölündük ki, Türkiyeli olmak Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının tek ortak kimligi olarak kaldı. Bunu da yitirirsek halimiz begenmedigimiz Afganistan’ın halinden besbeter olacak.

*

Devletimizin bize bakışı.

*

Adalardan bir yar gelir bizlere;

Aman Allah, gözlere bak gözlere!

 Gözler mi?: «şehla!»

(?)

*

Devletimiz herkesi potansiyel suçlu olarak görür. Yabancı uyrukluları devletimize karşı kendi devletleri korur. Bizlere gelince, devletimiz, suç sayılan bir olaya bir şekilde karışmış oldugumuz kanısına varmışsa, devlet bizim suçlu oldugumuzu degil, biz suçsuz oldugumuzu kanıtlamayı başarmak zorunda kalırız. Birçogumuzun suçsuz oldugu Bazen cezamızı çektikten çok sonra anlaşılır. Ancak laik geçinen şeriatçılarımız “Şeriatın kestigi parmak acımaz.” atasözünü söyleyerek —eger hala hayattaysak— bizi avutmaya çalışırlar. Bunlara şu beyti okuyup hikayesiyle birlikte sindirmelerini öneriyorum: “zahidin bir parmagın kessen dönüp hakdan kaçar / gör şu miskin aşıkı ser-pa soyarlar aglamaz (Nesimi)”. Afiyet olsun.

*

İkinci Dünya Harbinden sonra dünyada devlet anlayışı da bize pek uygun olmayan bir şekilde degişti. Artık, vatandaş devletin kölesi degil; devlet vatandaşına hizmet etmek için var. Devletin son köleleri benim kuşagım kaldı galiba. Bizler de şimdi yaşlandık; yatantaş olmuş durumdayız. Ama, bizde devlet hala vatandaşı köle olarak görüyor; onun rızasını almadan ona her istedigini yaptırmak istiyor. Ona sormadan af çıkartıyor, ona sormadan vergi koyuyor, ona sormadan hanını, hamamını, okulunu açıyor; ona sormadan, bankasını, dernegini, partisini kapatıyor; ona sormadan ne üretip ne üretemeyecegini, ne alıp ne satabilecegini belirliyor; ona sormadan kimini dost kimini düşman ilan ediyor. Halbuki, günümüzün gelişmiş ülkelerinde yasakçı kanun devletleri insan haklarını gözeten hukuk devletlerine dönüştü ve devletin üç görevi kaldı: 1) adaleti saglamak yani İsa’nın hakkını Musa’ya çignetmemek, 2) iç güvenligi saglamak, 3) dış güvenligi saglamak. Bize gelince, 1) hemen herkes ya birbirine ya devlete küskün; ya da birbiriyle ve devletle davalı; mahkemeler sürüp gidiyor; kanunlarımız, muglak; hukuki dayanagı olmayan yasakları kalıcı kılacak şekilde düzenlenmiş; yani adalet saglanmış degil. 2) Devlet zaman zaman adaletli degil, taraflı davrandıgı için vatandaşlar devlete güvenlerini yitirmiş, birbirlerinin hoşgörüden yoksun düşmanları haline gelmiş, bu duruma gelir dagılımı dengesizligi, yolsuzluklar, yoksulluk ve işsizlik de eklenince ortam terör örgütlerinin gelişmesine elverişli hale gelmiş ve böylece iç güvenlik de kalmamış. Öyle ki mümkün oldugunca birbirimizden korunmak için kendimizi, devletin imkanlarıyla vy kendi imkanlarımızla inşa ettirdigimiz tel örgülerle, demir parmaklıklarla çevrili; giriş kapılarında güvenlik görevlileri ve düzenekleri olan lojman, ev, ofis, daire, iş yeri dedigimiz hapishanelere kapatıyoruz. 3) Bu işlerle ugraşırken çagdaş dünyaya ayak uyduramadıgımız ve komşularımızla da iyi geçinemedigimiz için dış güvenligimiz de tehlikeye girmiştir.

*

Vatandaşlarımızın devlete bakışı.

*

leküm diynüküm ve liye diyn

( = size sizin dininiz ve bana benim dinim.).”

(Kur’an)

*

 Şehirli vatandaşlarımıza anlatacagımız bir şey kalmamış; kiminle konuşsak, birçogu iki yüzlü, içten pazarlıklı; bize bizim gibi Atatürkçü, cumhuriyetçi, laik, senin devrimlerinin bekçisi olduklarını söylüyorlar. Söylemediklerinde başlarına nelerin gelebilecegini çok iyi biliyorlar. Köylülerimiz çok bilmiş; artık çarık giyeni yok ama, hemen hepsi tam “çarıklı erkanıharp”. Her şeyden haberdar. Birçogu sözünü de esirgemiyor. “Cumhuriyet” diyoruz. “Hoca, bırak cumhuriyeti, begenmedigin İran da cumhuriyet, Libya da cumhuriyet, Irak da cumhuriyet... ; Urus da cumhuriyetti; gene cumhuriyet. Begendigin İngiltere de krallık, yani –senin anlayacagın – padişahlık yani... Atatürk bir padişahı yolladı; siz başımıza partiler kurup padişahlar getirdiniz. Eskiden bir padişah varmış; herkes huyunu suyunu ögrenir yoluna gidermiş; şimdi hanginizin huyunu suyunu ögrenecegiz; hanginizin yoluna gidecegiz. Siz başımızın içini bırakmış dışıyla ugraşıyorsunuz; siz gidin kendi don gömlek davanızla ugraşın. Sizin aklınıza uysak başımıza olmadık işler gelir. Hükümet adamı degil misiniz?!” diyorlar. Bizim sözümüzle, degil yollarını kesen bir eşkıyayı jandarmaya ihbar etmek, ayıptır söylemesi, defihacet etmeye bile gitmiyorlar. “Laiklik” diyoruz. “Efendi, sen bizim dinimize diyanetimize karışma; biz seninkine ne karıştık ne de bundan sonra karışacagımız var. Git başımızdan; ne halt yiyorsan ye!” diyorlar. “Kılık kıyafet” diyoruz. “Verdiniz de giymedik mi?!” diyorlar. Biz artık baş açık geziyoruz; onlar kasket örtmeye alıştı. Ama çogu şapkanın ‘terek’ini (siperini) ensesine çevirip öyle geziyor. Nasıl örtülecegini ögretmek istiyoruz. “Sizin gençleriniz de böyle örtüyor; gidin önce onları düzeltin!” diyorlar. “Çocuklarınızı, özellikle kızlarınızı okula gönderin” diyoruz. “Gönderelim de sizin gibi mi olsunlar; zaten iş yok, para yok, pul yok; üstüne üstlük bir de okul masrafı!... Aha, ben [okula] gitmedim; sizin yazıyı ögrenmekte ne var? Kendi kendime, harfleri ezberledim, biribirine vurdum ögrendim. İşimi görüyorum. Onlara da, lazımsa kendi kendilerine ögrensinler...” diyorlar. “Bize ne olmuş; iyi işte, memur olmuşuz, mühendis olmuşuz, doktor olmuşuz, profesör olmuşuz, geçinip gidiyoruz. Sizinkiler de…” diyoruz. “He he, sizin ‘töretmelerinizden’ (çocuklarınızdan) bizimkilere sıra gelmez ki; sizinkiler bile boşta geziyor; okumuşlar da ne olmuş, yani ...” diyorlar. Bazıları da yüzümüze “he he” diyor; arkamızdan bildiklerini okuyorlar.

*

Afetler ve biz.

*

Baktım ki Kezban gidiyor elden

Baktım ki işin sonu kötü

Deh dedim aklımın eşegine

Usulünce yürü

(Nevzat Üstün)

*

Depremlere, kuraklıga, sellere bir diyecegimiz yok. Bunları politikacılarımız başarısızlıklarının sebebi olarak gösterip suçunu da kendilerinden önceki iktidarların ihmaline yüklerler. Zaten her seçimden sonra enkaz devralınır. Bu sefer en gülüncünü yaşadık: seçimden önce iktidar olan partiler seçimden sonra da iktidar ortagı oldular; ama gine enkaz devraldılar ve ilk iş birbirlerini akladılar. Kimse akıl edip de enkazı kimden devraldıklarını sormadı bile. Nasıl olsa seçmen, enkazı kimin bıraktıgını, neyin kimin zamanında ihmal edildigini çoktan unutmuştur. Vatandaşlarımız zaten mütevekkildirler, haklı olarak böyle felaketlerin Allah’tan geldigine inanırlar. Ancak, cehaletimizin verdigi cesaretle birçok afeti kendi elimizle hazırladıgımızın şuuruna varamadık; güzel yurdumuzun, tarla açmak için ormanlarını yaktık, çöle çevirdik; elektrik üretmek için ekilebilir vadilerinin önünü barajlarla kapatıp göle çevirdik. Sonra da gerekli tarım politikasını oluşturamadıgımız için çiftçilerimizi tarlalarına, yaylalarına, baglarına, bahçelerine küstürüp endüstrileşecegiz diye gelin bütün felaket ve perişanlıkları yaşayın dercesine birkaç büyük şehrin altyapısı olmayan varoşlarına davet edip şehirleri “kentköy”lere dönüştürdük. Bir zamanlar tarım ürünü ihraç eden bir ülke iken, bugün ithal eder duruma düştük. “Hadi gel köyümüze dönelim” türküleri de kar etmiyor; “köykent” hayalleri de.

*

İyi insan, iyi vatandaş anlayışımız.

*

MarifetinKusurun belli

Aynada aradıgın ne

Deli

(Celal Vardar)

*

Hani, hep devlete yüklendim de, biz vatandaşlar da sütten çıkmış ak kaşık degiliz. “Hayır” demeyi “hayırda hayır var” diyecek kadar çok severiz. Yeniliklere karşıyızdır. Düşünüyorum da; senin de bildigin öncesini şuracıkta tekrar anlatmayacagım; gençlik yıllarımdan beri ne kadar çok şeye hayır demişiz. Burada birkaçını saysam bir fikir verir sanıyorum: Altıncı filoya, Nato üslerine, Menderes hükümetine, barajlara, Bogaz köprülerine, Ortak Pazar’a, Avrupa Birligi’ne, —Ortak Pazar, Avrupa Birligi dedim de aklıma geldi. Bir zamanlar “onlar ortak biz pazar” sloganlarıyla Ortak Pazar’a ve Avrupa Birligi’ne girmemizi istemeyenler şimdi bizi bunlara sokmak için sözde çalışmalar yapıyorlar.—, yazar kasalara, büyük şehirlerdeki metrolara; alt ve üst geçitlere, oto yollara; termik santrallere, nükleer santrallere; enterkonekte sisteme, süper ve hiper marketlere, çeşitli alanlarda üretim yapacak fabrikalara; maden işletmelerine, ocaklarına; cep telefonu bilmem ne istasyonlarına, ... saymakla bitecegi yok. Ama, birileri de bir şekilde becerip bunlardan yararlanmamızı sagladı mı, bütün yaptıklarımızı unutur, yararlanmaya bakarız. Bir, bir yere asker göndermeye; bir de, birkaç kere de olsa halk oyuna sunulan anayasa, anayasa degişikliklerine hiç hayır dedigimizi hatırlamıyorum. Gittik, Kore’de bir şeyler için öldük, ayıptır söylemesi, bu yaşa geldim, hala neye gittigimizi tam kavramış degilim; Somali’ye gittik. Yerini sorsanız, haritada çogumuz gösteremeyiz; Bosna’ya gittik; Filistin’e gittik; daha nerelere, nerelere; şimdi, nice orduların, son, Rus ordularının gömüldügü Afganistan batagına güle oynaya gidiyoruz. Allah sonumuzu hayra çıkarsın.

*

Empatik düşünemedigimiz için

sempatik de olamıyoruz.

*

Bed-maye olan anlaşılır meclis-i meyde

İşret güher-i ademi temyize mihektir.”

(Ziya Paşa)

*

İş bulmak için bin takla atarız. Bir işe yerleşince de, hem işin hakkını vererek çalışmayız, hem verilen ücreti az bulur; daha iyi bir ücret alabilecegimiz yeni bir işi aramak yerine, hakkına razı olup çalışanları bile çalıştırmamak, sokaklara dökmek için elimizden geleni yaparız. İş yerimizi batırmaktan, yöneticilerimizi başarısız kılmaktan büyük zevk alırız. Aldıgımız egitim, bize verdigimizin ve karşılıgında aldıgımızın muhasebesini yapmayı ögretmemiştir. İşsiz kaldıgımız, aç kaldıgımız zaman da her şeyi yapabilecegini sanan ve her şeye gücü yettigine inandıgımız Devlet’in nerede oldugunu sorarız.

*

Trafikte hız yapmayı, herkesi geçmeyi, bu yüzden yerli yersiz şerit degiştirmeyi, önümüzdeki araçları sollamayı, saglamayı, duracak olsak kavşaklara, kaldırımlara ve daha nice olmadık yerlere araba park etmeyi; bütün bu işleri yaparken sigara paketi, plastik torba, cam vy pet şişe, alüminyum kutu, yiyecek vy içecek artıgı gibi şeyleri pencerelerimizden etrafa savurmayı pek severiz. Olsa ki bu işleri yapmayı bizden daha çok seven birisiyle karşılaşsak kızar, delirir, küplere bineriz. Klakson çalmak, far yapmak, hatta olmadık yerde inip küfürleşerek kavga etmek son derece olagandır bizim için.

*

Ölçüsüzlügü severiz; özellikle araçları hız sınırını aşarak kullanmakla, alkollü içkileri ölçüsüz içmekle, ortada gerektirici bir sebep yokken silah çekip saga sola ateş etmekle övünürüz. Yeşilaycı geçinenleri şeriatçılıkla, nurculukla; hız yapmayanları, silah kullanmayanları korkaklıkla; çevreyi temiz tutmaya çalışanları işgüzarlıkla suçlarız. Hadi, hız sınırını aşmak kaza ihtimalini artırıyor, gelişi güzel silah patlatmak en azından çevreyi ürkütüyor. Ancak, neden alkol alıp direksiyona geçmek yasaktır?! Bunu bir türlü aklım almıyor. Yollarda, kendi halinde uslu uslu giden araçları durdurup alkol muayenesi yapmak; insanları işlerine geciktirmek, insan haklarına aykırı degil midir?!

*

Torpillilerden, ayrıcalıklılardan nefret ederiz. Başımız sıkışınca da torpil bulmak, ayrıcalıklı olmak için bir yerlerimizi yırtmaktan geri durmayız. Açıkgöz olup jandarma yazılmak övgüye deger hallerimizden biridir. Elimizden gelse, çuvaldızı herkese batırıp, kendimize küçük bir igneyi bile batırtmayı çok görürüz. .

*

Başarı ve hak-hukuk anlayışımız.

*

Bedbaht ana derler ki elinde cühelanın

Kahr olmak için kesb-i kemal ü hüner eyler

(Şinasi)

*

Egitimimiz sırasında seni bize çok başka türlü tanıtan Devletimiz, içerde oldugu kadar, uluslar arası ilişkilerinde de, haklının yanında degil her zaman güçlünün yanında olmayı esas almıştır. Bu yüce ahlak anlayışımız vatandaşlarımız arasında da yaygındır. Başarı, bizde, birileriyle omuz omuza birlikte bir yere varmak anlamında degil, birilerini ezerek, birilerinin üstüne basarak yükselmek anlamındadır. Savaş, yenilgiyle sonuçlanmışsa ordu yenilmiştir; zaferle sonuçlanmışsa komutan muzaffer olmuştur. Daha çok ezmekle, ayagımızın altına alıp çignemekle; ezme yapmakla övünürüz; bütün kalın ve ince ayarları bu mantıkla çekeriz. Bir vatandaşımız diger bir vatandaşımızı ezmeye kalktı mı, bakarız; hangisi daha ceberrut ve daha güçlüyse yani daha iyi eziyorsa onu aynı zamanda haklı çıkarırız. Kazara vicdanımızın sesini dinleyip bir hata yaparsak çok ayıplanır, hatta cezalandırılırız. Olsa ki iki devletten biri digerine saldırsa, topraklarını işgal etse, biz saldıran ve işgal edenin yanında oluruz. Bizim için, demek ki, güçlü olduguna göre haklı olan da odur. Böyle konularda aykırı ve cırtlak ses çıkaran vy çıkarma ihtimali olan vatandaşlarımızın üzerine de milli çıkarlarımıza zarar verdikleri vy verecekleri için şiddetle gider en kısa zamanda onları en iyi şekilde tepeler ve çok kez daha çıkarmadan seslerini keseriz. Bütün bu işleri yaparken yanında yer aldıklarımızdan karşılık da beklemeyiz; bizim kimsenin evinde ve topragında gözümüz yoktur. Bir Kıbrıs meselemiz oldu; onu da yüzümüze gözümüze bulaştırdık; hangi sabunla ve nasıl temizlenecegiz bilemiyoruz.

*

Avrupa Birligi ve ...

*

Keyf ehline keyf verir kahvenin kaynaması;

Eşegi yoldan çıkarır sıpanın oynaması.”

(Anonim (?!))

Ancak

En ummadıgın keşf eder esrar-ı derunun

Sen herkesi kör alemi sersem mi sanırsın?!

(Ziya Paşa)

*

Sevgili Atam. Bir kısmını yukarıda sıraladıgım daha nice nice garipliklerimizle, bir de, kendine has gariplikleri olan Avrupa Birligi’ne girmek istiyoruz. Açıkça ifade edilemeyen garipliklerin başında da, —kavranması biraz zor ama— bizde devletin milletin sahibi olması; onlarda ise milletlerin devletlerin sahipleri olmaları anlayışı gelmektedir. Hiç düşünmüyoruz; temel yapısı geregi sömürgecilik ve zenginlik üzerine kurulmuş Avrupa Birligi, bizim gibi yine temel yapısı geregi yolsuzluklara ve yoksulluklara teslim olmuş bir ülkeyi n’etsin, n’eylesin? Biz bir Avrupa Birligi ülkesi olsak, tutarsız ve ekonomik, sosyokültürel ve yönetimsel deger yargılarının çogu bizimkilerle uyuşmayan bugünün Türkiye’si gibi bir ülkeyi birligimize katmayı ister miyiz? Ben, kişisel olarak, bir Avrupa Birligi ülkesi vatandaşı olsam, istemem; isteyen siyasilerimden de karşıma ilk getirdikleri sandıkta oyumu esirgerim. Sözün özü: Onlarda, ihtiyaç duyarsa, isterse, millet devletten bir hakkı alır; bizde, uygun görürse, isterse, devlet millete bir hakkı verir. Onlar milletleri ihtiyaç duydugu, istedigi için Avrupa Birligi’ni kurdular; biz, devletimiz uygun gördügü, istedigi için Avrupa Birligi’ne girmek istiyoruz. Mümkün mü, nasıl? Zaman gösterecek. Bugün, bu durumu, onlar biliyor, aldıkları egitim icabı bizi anlıyor ve birlige almıyorlar; biz de biliyoruz, fakat aldıgımız egitim icabı onları anlayamıyor ve bizi birlige almamalarına akıl erdiremiyoruz.

*

Satırlarıma son verirken.

*

Ölürsem görmeden millette ümmid ettigimfeyzi

Yazılsın seng-i kabrimde vatan mahzun ben mahzun

(Namık Kemal)

*

İşte böyle Atam. Özetle, senden sonra, hep kendimize kurtarıcılar aradık; buldugumuzu sandıgımız kurtarıcılarımızdan kurtulmak için yeni kurtarıcılar aradık durduk; sonuç degişmedi: bulmak ve kurtulmak. hüsran üstüne hüsran... Zaman geçtikçe, birbirimize ve her şeye küstük; düşman olduk. Kendimizle barışık degiliz, çevremizle barışık degiliz, ülkemizle barışık degiliz, dünya ile barışık degiliz. Dönüp baktıgımızda, 1938’de, bizi bıraktıgın yerde çakılıp kaldıgımızı görüyoruz; İkinci Dünya Harbi öncesi mantıgıyla debelenip duruyoruz. Seni unuturuz, sana ters düşeriz; seni küstürürüz korkusuyla bir adım bile ileri atamadık. “İstikbal” hala “göklerde”; göklerin de ötesine geçti; bizse yerde bile zor sürünüyoruz. Yetişecektik ama “çagdaş uygarlık seviyesi” logaritmik bir ivme ile hızını arttırdı; ulaşmak, tutmak ve geçmek “bir hayal oldu artık”. Biz hala birbirimizi seninle tehdit etmekten; seninle ezmekten; seni birbirimize karşı silah olarak çekmekten, sevmediklerimizi denize atarken seni onların ayaklarına baglamaktan utanmıyoruz. Bizim için ne “yurtta sulh” ne “cihanda sulh” kaldı. Bütün kavramları, bütün degerleri birbirine karıştırdık. Nerede “Türk gençligi”; ne halde “ilelebet, muhafaza ve müdafaa edecegimiz Türk istiklali, Türk Cumhuriyeti”. Acaba, “iktidara sahip olanlar” mı yoksa biz vatandaşlar mı “gaflet ve dalalet ve hatta hiyanet içinde” ömrümüzü tüketiyoruz?! Halimiz, Temel’in ikinci kez daga kaldırdıgı Fadime’nin haline dönmek üzere; neyi, nasıl, niçin seçecegimizi bile bilemiyoruz.

*

İyi ki bu günleri görmedin, Atam.

Bizi affet demeye bile yüzümüz yok; Atam.

*

Ankara, 07. 04. 2002


 

Seni her zaman özlemle anan


Hayatta kalıp

seni örnek alıp

Devlete ve Millete
yararlı olmasını buyurdugun

Türk istikbalinin evladı” olan

ve
artık “genç” sayılmayan

Türkiyeli efrasiyap

 ----------------------------------------

PS: Bu satırları yazarken birden aklıma yaklaşık yirmi yirmi beş yıl önce bir Türkoloji kongresine sunmuş oldugum bir bildirim geldi; o günden bugüne pek bir şey degişmemiş; geri gitmişiz; ileri gitmemişiz deyip bildiriyi bu mektubuma baglıyorum.

ii. milli türkoloji kongresinde sunulmuş bildiri;
istanbul, 5-9 Şubat 1979
.
 

Non, nisi parendo, vincitur.
Francis Bacon (?!)

 

*

 

efrasiyap gemalmaz

 

(?!) = acaba? / aklımda böyle kalmış. / yanılmış olabilirim.

 

dünya dilleri arasında türkçenin yeri:

dünya dilleri arasında halen üç bin dil konuşulmaktadır. (1) bu üç bin dil arasında, türkçe, kendilerine "türk" diyenler yani türkler farkında olmasa bile, ilk beş sırayı alanlardan biri olup, konuşma dili olarak çince ve ingilizceden sonra gelmekte, rusça ve ispanyolca ile atbaşı gitmektedir. (2) bugün türkçenin şu vy bu lehçesini, ana dili vy ikinci bir dil olarak konuşan 150 milyondan fazla insanın 120 milyon kadarı kendilerinin türk asıllı oldugunu bilmektedir. (3) ancak bilindigi gibi, türklerin büyük bir kısmı, ana dilini tam manasıyla kültür dili ve hele devlet dili olarak kullanma hakkından, kendi beceriksizlikleri ve emperyalist güçlerin çeşitli çıkar oyunları sonucu mahrum bırakılmışlardır. 
 

türkler ve dış güçler:

hoşgörülerini "yaratılmışı hoş gördük; yaratandan ötürü" şeklinde dile getiren türklerin, inanç ve kültürleri icabı, diger kültürlere, zaman zaman hayranlık derecesine vardırabildikleri müsamahalarından istifade eden bu emperyalist güçler, türkleri bin yıldan beri alt edilmesi zor bir kuvvet haline getiren içinde yaşadıkları islam dünyasından ve onun medeniyetinden koparmak için faaliyetlerini gün geçtikçe daha da derinleştirmektedirler.

inanç ve kültürleri icabı, amerika, avusturalya kıtalarının yerlilerini imha ederek buralarda ekseriyet durumuna geçen, afrika yerlilerini köleleştirerek insanlık haklarını ellerinden alan bu gerçek barbar uygarlar, islam dünyasını da kendi kirli emelleri ugruna parçalama ve köleleştirme yolunda attıkları adımları gittikçe sıklaştırarak 19. asrın başına kadar gelmişlerdir. 
 

osmanlı devletinin yıkılışı:

19. asrın başında oldukça teşkilatlanan ve silahlanan bu güçler, türk ve islam dünyasının en kuvvetli, en uzun ömürlü ve en hatırı sayılır devleti olan osmanlı devletini parçalamak için bir yandan dışarıdan silahlı saldırılarını sürdürürken, diger yandan içeriden, ya satın aldıkları, ya bilgisizliklerinden faydalanıp iyi niyetlerini sömürebildikleri sözde münevverleri (aydınları), devlete karşı ayaklanmaların tahrikçileri, suiistimallerin ustaları haline getirdiler. böylece elde ettikleri, kendi ifadeleriyle "hasta adam osmanlı devleti", 20. asrın ilk yarısında ve ı. dünya harbinin sonunda bir bakıma ölmüş. ancak, aşıladıkları hastalıkların halkın bünyesine tam olarak işlememiş olması sebebiyle bu ölünün terekesinin yagma edilmek için henüz yeteri kadar hazır olmadıgı görülmüştür. 
 

 türkiye cumhuriyetinin kuruluşu:

bunun üzerine, osmanlı devletinin topraklarının bir kısmı üzerinde akıllarınca kurulmasına müsaade ettikleri yeni türkiye cumhuriyetini, hastalıkları halka yaymak için programlamak üzere kültür güçlerini seferber ettiler. artık, türk halkı, bin yıldan beri geliştirmiş ve sindirmiş oldugu kendisini millet yapan medeniyyetten koparılarak, "kalkınmak, ilerlemek, çagdaş uygarlık düzeyine varmak" bahaneleriyle "devrimcilik"(4) adı altında yeni maceralara sürüklenecek; fakat, kendisini bu maceralara sürükleyenler, kendisine geçerli metot ve teknik yerine, kendi kültürlerinin, çogu işe yaramaz kırıntılarını vereceklerdir. şimdi, avrupalılar gibi giyinen, yaşayan, evlenen, boşanan, ölen, kırık dökük de olsa, ingilizce, fransızca, almanca konuşan, batıyı her şeyiyle seven, her türlü sosyal münasebetinde batıyı örnek alan, geçmişine ait ne varsa küçük gören, dini afyon sayan, türk halkını bayagı, türkçeyi kaba ve güçsüz buldugu için haberleşmesinde türk halkının anlamadıgı gereksiz taşıma vy uydurma dil unsurlarını kullanmaya çalışan, sözde demokrasi içerisinde antidemokratik kanunların ve sloganların arkasına sıgınmış bir baskın güruh türetilmiştir. 
 

ve bir anarşinin olgunluk çagı:

bu güruha karşı çıkanlar vy bu güruh içerisinde yetişip durumun vahametini kavrayarak sagda vy solda kendilerine çıkış kapıları arayanlar, gericilik ve faşistlikle vy bölücülük / yıkıcılık ve komünistlikle itham edilmiş; zaman zaman şiddetle cezalandırılmış ve hakikatte istemeseler bile, birbirlerinin ve devletin en acımasız düşmanları haline getirilmişlerdir. böylece, türkiye, her konuda birbirine tamamıyla zıt birçok degişik inanç ve kültürlerin deger hükümlerinin çok kere ne istediklerini bilmeyen savunucularının çatıştıgı bir ülke haline dönüştürülmüştür. 
 

yanlış teşhis ve tedavi:

yaratılan anarşinin neticesi olarak ortaya çıkan sosyal ve bilhassa ekonomik dengesizlikler, ya maksatlı hesaplar, ya bilgisizlik yüzünden anarşiye sebep sayılmış; yapılan arazi (semptomatik) tedaviler, hastalıgın görünür yanını zaman zaman gizlemişse de, ilaçların her kesilişinde, hastalık belirtileri eskisinden daha şiddetli bir şekilde ortaya çıkmıştır; gerçek teşhisin, medeniyyet degiştirmeye zorlanmaktan ileri gelen bir bunalım, milli ruhta meydana getirilmiş bir kişilik çatışması oldugu türk halkından saklanmaya çalışılmıştır. 
 

ayrı yoldakilere ayrı diller; birbirini anlamasın gidiler.

bu bunalımdan, bu milli ruhta meydana getirilen kişilik çatışmasından türkçe de nasibini almış; yollarını ayıranlar dillerini de ayırmaya kalkmışlar ve bugün, düzenli yapısı, yabancı unsurları kolayca kabulü ve bilhassa geniş bir sahaya yayılmış zengin kültür ve edebiyat birikimiyle pekala dünyanın sayılı kültür dillerinden biri olması gerekirken, türkçeyi, lügatsiz, gramersiz, cılız ve bozuk tercüme ve taklitlerin fukara ve anlaşılmaz dilleri haline koymuşlardır. 
 

her şeyin devletten beklenir oldugu bir sistemde acizlerin elinde kalmış bir devlet:

böylesine tutarsız dillerle yapılan, köksüz, milli bir hedefi olmayan, törensel egitim ve ögretim, diplomalı cahilleri çogaltmış; meslege atılan, yaratıcı güçten, zeka kıvraklıgından mahrum bu cahiller, yetişen nesillere iş sahası açamamışlar; herşey devletten beklenir olmuş; devlet acizlerin elinde kalmış; artan işsizlik bu sıkıntılı devrede anarşinin tuzu biberi olmuştur. 
 

gelin bir plan yapalım.

daha önce de, çeşitli vesilelerle bazı düşünür ve yazarların zaman zaman temas etmiş oldukları, türk kültürünün en tabii taşıyıcısı türkçenin ugratılmış oldugu bu felaketi ve aldıgı derin yaraları ve bu yaraların tedavisi için tutulabilecek yolları burada bir bütün haline getirip sizlere sunmaga çalışacagım.

konu aşagıdaki plan dahilinde ele alınacaktır: 
 

1. dilde anarşi derken ne anlıyoruz?

2. türk dilinde anarşi.

3. türk dilinden ve dolayısıyla türk dünyasından anarşinin izlerini silebilmek için tedbirler.

3. 1. ı. yol: türk dünyasından türklerin girmiş oldugu eski medeniyetlerin izleri tamamıyla silinmelidir. 
 ı. sonuç: başka dil, başka kültür.

3. 2. ıı. yol: türk dünyasında türklerin girmiş oldugu eski medeniyetlerin izleri yeniden diriltilmelidir. 
 ıı. sonuç: milli dil, milli kültür. 
 

1. dilde anarşi derken ne anlıyoruz?: 
 

haberleşme takımı: dil.

en geniş manasıyla dil, canlı vy canlı sayılabilecek varlıkların (5) çevreleriyle ve bilhassa hemcinsleriyle bilgi alış verişinde bulunabilmeleri için, bunların her türlü ihtiyaç, imkan ve kabiliyatlerine göre geliştirilmiş çok hususi ve bazan oldukça teferruatlı kuruluşa sahip bir karşılıklı haberleşme (communication) takımıdır. (6) bu takımla, bilgi (connaissance = insan tarafından kavranılmış fikir, his, düşünce vs.) adını verdigimiz malzeme, ihtiyacı karşılamak üzere işlenerek (encodage) haber (message) haline getirilir. o halde, dil dedigimiz karşılıklı haberleşme takımının yapısı ve kullanılma tarzı kullananın ihtiyacına göre degiştirilebilir. ancak, bu degiştirme, eger mutlak bir anlaşma saglanmak isteniyorsa, tarafların hilafına gelişi güzel, keyfi bir degiştirme olmamalıdır. takımın parçaları maksada uygun ve gerektigi şekilde birleştirilmeli ve işlenecek malzemeye usulünde tatbik edilmelidir. aksi halde yapılan iş, malzemenin zayiine yol açarak beklenen neticeyi veremeyecek ve ısrar edildigi takdirde, takımın parçaları, hatta bazan bütünü hasara ugrama tehlikesiyle karşılaşacaktır. 
 

anarşi dilde mi, dili kullananda mı?

dil, bir haberleşme takımı olarak ele alındıgında, kumanda yoklugu, baş tanımazlık manasına gelen anarşinin dogrudan dogruya dilde degil, dili kullananlarda (makine vy cemiyette) aranması gerekir. çünkü, alet degil, ancak aleti kullanan anarşist olabilir. bu sebeple, anlaşıldıgı üzere, dilde anarşi derken, dar manasıyla insan cemiyetindeki anarşinin -yani fertler arasındaki yeterli haberleşmenin bozulması neticesi ortaya çıkan sosyokültürel bunalımların- dildeki tezahürünü ifade etmiş olmak gerekir. 
 

dil bir sosyal deger mi?

bütün diller gibi, insanların kullandıkları diller de, bizzat medeniyetin içinde bulunan birer sosyal deger degil, sosyal degerlerin meydana getirilmesinde, geliştirilmesinde ve devamlarının saglanmasında kulanılan birer vasıtadır. milli kültürü yabancılaşmaya karşı koruyan birer filtre niteligindeki sosyal degerler, cemiyetin fertleri tarafından yeterince hazır olarak bulunur, benimsenir ve yaşanır. bir cemiyet içerisinde, sosyal degerlerin taşınmasında ve kültür alış verişinde alet ve malzeme niteligi taşıyan dil de, fert tarafından hazır olarak bulunur; ancak, benimsenmez, ögrenilir; yaşanmaz, kullanılır. eger böyle olmasaydı, bir milletten olmak için, o milletin adını verdigi ve fertlerinin karşılıklı anlaşmada kullandıgı dili ögrenmek yetişirdi vy kişi, bütün sosyal degerlerini reddettigi halde, bir kere söz konusu anlaşma dilini ögrenmiş oldugu için o milletten kopamayabilirdi.

belli bir insan dili, bir cemiyetin bütün sosyal sınıflarının, gerek kendi içlerinde, gerek aralarında anlaşmak, geçmişin mirası üzerinde hak sahibi olmak ve gelecege kültür mirası bırakmak üzere ortaklaşa kullandıkları sözlü vy bilhassa yazılı işaretlerden ve işaretlerin düzenini tayin eden kaidelerden teşekkül etmiş bir takımdır. 
 

dil halkın, sosyal degerler milletin malıdır.

her takım gibi, haberleşme takımı olan dili de usulünde kullanmak, insan için, belli bir kabiliyeti ve zamanla geliştirilmiş alışkanlıgı gerektirir. insanlar, bu alışkanlıgı ekseriyetle belli bir çevre içinde duyup konuşma ve okuyup yazma yoluyla kazandıkları için, dilin başlı başına sosyal bir deger oldugunu sanmakta haklıdırlar. ancak bilindigi üzere örnekleri nispeten az da olsa, bir dilin, bir cemiyete ihtiyaç duyulmadan tek taraflı ögrenilmesi ve hatta kullanma alışkanlıgının dahi kazanılması mümkündür. dil halka aittir; bir medeniyete has düşünce mahsülü sosyal degerler ise millette... bu yüzdendir ki , aynı dili kullandıkları halde millet olamamış vy millet olma vasfını yitirmiş vy ayrı dilleri kulandıkları halde millet olma vasfını kazanmış halklar vardır. (7) aynı dili kullanmak, tekbaşına, millet olmayı saglamaz; ancak, kültür alış verişini saglayarak ortak sosyal degerlerin teşekkülü meselesini halletmeyi kolaylaştıracagından, millet olma şansını artırır. 
 

dil adını çok kere milletten alır.

millet teşkilatlanıp devlet kurarak diger milletler nezdinde varlıgını tescil ettirir; kullandıgı dil vy dillere de çok kere kendi adından ad vererek resmi dil ihtiyacını milli bir isim altında saglar. bu seviyede, dil, kendisine güvenilir bir bakıcı, koruyucu bulmuş olur. milleti meydana getiren halkın yeni ihtiyaçlarını karşılamak üzere alet bakımından zenginleştirilir. 
 

bir kültür şartlanması: millet olmak.

millet olmak, belli bir halk arasındaki ortak bir kültür şartlanmasının neticesidir. bu şartlanmayı saglamakta en mühim vazife de her halde dile düşmektedir. gerçekten milliyetçi devlet ve devlet adamları, varlıgını millete borçlu ve milletin hizmetinde olması gereken devletin bekasını saglamak için dili korurlar; dış kuvvetler tarafından parçalanmasına engel olmak için, hissi oyunlara alet olmaksızın onu ilmi bir kontrol altına alırlar; söz konusu şartlanmayı bozacagı endişesiyle halkın ilgili kesimlerine ait olmayan gereksiz uydurmalara ve dışarıdan taşımalara itibar etmezler. bilirler ki, milli dil denilen bu takım, cemiyetin ihtiyacı dışında, fertlerin vy sosyal sınıfların, dış kültürlerin tesiri altında gelişmiş keyfi müdahelelerine ugradıgı takdirde bozulur; yeni durum cemiyetin diger fertleri vy sosyal sınıfları tarafından, haklı olarak, dış kültürlerin ihtiyaç duyulmayan diger mahsulleriyle birlikte reddedilir; müdahelede bulunan fertler vy sosyal sınıflar, bir zaman için baskı güçlerini kullansalar bile, söz konusu cemiyette ortaya çıkan sosyokültürel çözülmeye mani olmak zamanla imkansızlaşır; milli birligin bozulması kesinleşir. 
 

milli olan dilden çok düşünüş tarzıdır.

her takım gibi, haberleşme takımı olan dilin de ihtiyaç duyulan aletlerinde (dil unsurları) mutlak bir millilik vasfı aramak yersizdir. (8) bir dil; dil unsurlarının menşei, yapısı, birleşme düzeni ne olursa olsun; bir milletin fertlerinin karşılıklı anlaşmalarını eksiksiz saglayabiliyorsa (buna "senkronik (eşzamanlı) bag" diyoruz), nesilleri arasındaki bagı kesintisiz kurabiliyorsa (buna da "diakronik (artzamanlı) bag" diyoruz) millidir. bunları gerçekleştiremiyorsa, ne kadar öz ve düzenli olursa olsun milli degildir. bu hususta devlete düşen, halkın ilgili kesimlerinin (aile, okul, sosyal sınıf, meslek vs.) anlaşma ihtiyaçlarını karşılamak için ortak bir şuurla hareket etmelerinin teminine çalışmaktır; yani, milleti meydanagetiren halka ters düşmemektir. 
 

anlaşılmak isteyen anlaşılacak dili kullanır.

dilde zorlama dogru degildir. esasen, anlaşılmak isteyen, anlaşmak istedigi kimsenin anlayacagı şekilde dil kullanmak mecburiyetindedir (lengüistik adaptasyon / dilsel uyum). gerçek manada milli birlik saglanmaga başlandıgında, dil birligi, ister istemez zamanla saglanacaktır. (9) kolayca anlaşılacagı üzere milli birligi saglamak için dilden degil, düşüncenin mahsulü olan sosyal degerlerden, hoşgörü ile geliştirilecek kültür ve ülkü birliginden başlamak gerekir. 
 

dili boz; milleti dagıt.

kurulmuş bir milli birligi bozmak vy kurulmakta olan bir milli birligi engellemek içinse, işe, oluşmuş hoşgörüyü yok etmekle ve içinde bütün sosyal degerlerin ifadesini buldugu haberleşme takımı olarak kullanılan dile bozucu müdahalelerde bulunmakla, onu çalışmaz hale getirmekle başlamak yerinde olur. (10)

toplum hoşgörüsünü yitirdiginde ve sosyal müesseselelerin meydana getirilmesinde, geliştirilmesinde ve devamlılıgının saglanmasında kullanılan dil dedigimiz bu haberleşme takımı bozuldugunda, kısmen vy tamamen terkedildiginde, milleti meydana getiren fertlerin geçmişleriyle olan (diakronik/ artzamanlı) ve birbirleriyle olan (senkronik / eşzamanlı) irtibatları kesilecek, uzun bir geçmişe dayanan kültür şartlanmasının neticesinde geliştirilmekte olan ortak deger hükümleri ortadan kalkacak ve millet olma vasfını kaybetmekte olan bu cemiyette anarşi başlayacaktır. (11)
 
 

2. türk dilinde anarşi: 
 

uzun lafın kısası.

türk halkının, millet olma yolunda, bilinen tarihi boyunca birkaç büyük kültür çevresi degiştirmiş oldugunu biliyoruz ve yine islamiyet öncesine ait olan devrede, çeşitli dinlere giren türklerin, göktürk ve uygur devletlerinin merkezi otoritelerini kaybetmelerine ve yıkılmalarına yol açtıklarını da biliyoruz. bu devrede, türk dili üzerinde devletçe müdahalelerde bulunuldugunu sanmıyoruz. türk halkı, nisbeten kendi iradesiyle degişiklige ugrattıgı kültürünün ihtiyaçlarına cevap vermek üzere dilini de tabii gelişmesi içerisinde yaşattı. kültür münasebetinde bulundugu halkların dillerinden yeni dil unsurları aldı vy kendi dil imkanlarıyla yeni kavramları karşılamak üzere yeni dil unsurları meydana getirdi. bu arada, diledigince, kültürünü tespit etmekte kullandıgı yazısını bile, girdigi yeni kültür çevrelerine uyarak degiştirdi. türk dünyasının bu devrede içinde bulundugu anarşiyi, bize ulaşan metinlerde kulanılan dil unsurları, degişik alfabelerle meydana getirilmiş yazı çeşitleri ve imla tutarsızlıklarında görmekteyiz. (12)

10. asırda, islami kültürle temasa geçen türkler, kitleler halinde müslüman olmaya başladılar. yeni din, yeni ihtiyaçları, yeni ihtiyaçlar yeni kavramları getirdi. önce islamiyetin türkler arasında yayılmasında aracı olan farsçadan bazı dil unsurları alındı vy türkçenin imkanlarıyla bazı yeni kavramlara işaretler bulunmaya çalışıldı. daha sonra araplarla temasa geçilince, islami kültürün asıl taşıyıcısı olan arapçadan çeşitli konulardaki dil unsurları türkçeye akmaya başladı. bu akışa hiç bir kuvvet ciddi olarak karşı koymadı. islamiyet öncesi devrede kullanılan alfabe ve yazılar zamanla terk edilerek, sonradan islam medeniyetinin ortak yazısı halini alacak olan, yeni girdikleri dinin temel kitabı "kur'an"ın yazılmış oldugu arap yazısından mülhem, bugün eski yazı dedigimiz, islami türk yazısı geliştirilmeye başlandı. oldukça uzun süren geçiş devresinde, bazı çevrelerde türkçenin terk edilmesine varan aşırı gelişmeler görüldü. ancak, bunlar kültürün gerçek sahibi olan halkın karşı koyması ile dengelendi. (13) türkçe, bütün türk dünyasında en genişinden başlamak üzere düzenli ve kademe kademe daralıp ayrılarak en darına kadar çeşitli sosyal sınıfların ihtiyaçlarına uydurulmuş bir ortak sözlü ve yazılı haberleşme takımı olarak kullanıldı. islami kültür, kendi içinde yaygın bir anarşinin dogmasına imkan hazırlamayacak yapıdaydı. dolayısıyla, türkçe ve onun çeşitli halk kesimlerine ait kullanılışları gittikçe oturarak tabii gelişmelerini sürdürüyorlardı. (14)

matbaanın türk-islam dünyasına girmesiyle bilhassa, yazar çizer sınıfının büyük bir kısmı daha geniş çevrelere hitap etmek ihtiyacını duydu ve yazarların birçogu, dillerini hitap etmek istedikleri çevrelere göre ayarlama yoluna gittiler. geniş halk tabakalarına hitap etmek isteyen bu yazarların dilde sadeleşme gibi görülen bu hareketleri aslında son derece tabii bir gelişmeydi. (15)
 

buna "demokrasi" derler; kendi dogrusunu söyleyeni ezer, ya da dokuz köyden kovarlar.

ancak bu sıralarda, batıdan, teknik yanında kültür de girmeye başlamıştı. batı kültürünün hayranları, türk toplumunun aydın çevrelerinde gün geçtikçe artıyordu. osmanlı devletinin ı. dünya harbine girip yenilmesi; harpten sonra kurulan türkiye cumhuriyetinin idari kadrosunun agırlıgını batı medeniyeti hayranlarının teşkil etmesi, türkiyede "halka karşı halk için!" şeklinde tarif edecegimiz, zorla batılılaşma hareketlerini hızlandırdı. cumhuriyetin ilk yıllarının neşriyatıyla, o günleri yaşamış halkın anlattıklarının birçok hususta birbirini tutmadıkları, geç de olsa bugünkü nesil tarafından hayretle görüldü... 
 

sil baştan...

batıdan alınan sosyal müesseseleri yerleştirmek için, islami türk medeniyetine karşı açıkça ve sert bir şekilde cephe alındı. (16) eski kültürün eserlerinin yaygın bir şekilde okunmaması ve okutulmaması için islami türk yazısının kullanılmasına son verildi. türk milletinin yüzüne karşı "zekidir" deniliyor; arkasından japonlardan, çinlilerden, ingilizlerden daha aptal oldugunu ispat etmek istercesine yazısı kolaylaştırılıyordu. (17) islam medeniyetiyle almış oldugu dil unsurları, ya yüzlerce yıl önce terkettikleriyle ya yeni uydurulmuş olanlarla degiştiriliyor, böylece milliyetçilik adı altında bir an önce batılılaşmak için köklü hamleler yapılıyordu. (18)
 

bir medeniyetin mensubu olmak "oldum" demekle olmaz.

düşünülmüyordu ki, batı medeniyeti de, hristiyanlık öncesi ve hristiyanlık kültürüyle gelişmiş, büyük ve köklü bir medeniyettir. batılılar, o medeniyeti bugünkü durumuna getirmek için yüzlerce yıl emek sarfetmiş, alın teri ve kan dökmüşlerdir; halen de, onu yaşatmak, daha da geliştirmek, kusursuz kılmak için canla başla çalışmaktadırlar. bugün degişik bir kıyafet, degişik bir yazı anlayışı, degişik bir müzik, degişik bir tarih anlayışı, degişik bir yaşama tarzı vs. olarak gördügümüz batının, bütün bu güzel görünüşünün arkasında yüzlerce yıllık bir geçmiş, apayrı bir dünya vardır. (19)
 

ektiler; biçiyorlar.

bu görünüşleri bir kaç yılda almaya kalkmakla o dünyaya girilemezdi. nitekim de öyle oldu: türk halkı, yeni yetişen nesillerine kendi deger hükümlerini vermekten zorla da olsa vaz geçirildi. yeni deger hükümleri ise, kolay alınıp benimsenecek gibi degildi. bir süre sonra, birçokları için türkiyede, türkiye cumhuriyeti vatandaşı olmak, islam olmak, nüfus cüzdanlarındaki kayıttan öteye gitmeyecekti. türkiyede insan, iyi davranışları, insanlıgı, bilgisi ve fazileti ile degil, kaba kuvveti, ne yolla elde etmiş olursa olsun ünvanı ve parası ile ölçülür olmuştu. güçlü olmak haklı olmaktan üstün tutulmuştu. duraklama bitmiş, düşüş başlamıştı... 
 

dil milletin; millet devletin aynasıdır.

şu sıralarda, türkler için, belli bir medeniyet kurmak vy bir medeniyete mensup olmak vaz geçilmez bir ihtiyaçtır. türk halkının yeniden millet olma yoluna çıkması, her şeye sıfırdan başlaması kolay olmayacaktır. şimdiden bu ihtiyacı duyan yeni nesil yolunu aramaya başlamıştır. bu neslin, sagcısını, solcusunu, nasyonalistini, enternasyonalistini, ilericisini, gericisini, tutucusunu, devrimcisini, marksistini, leninistini, maoistini, faşistini, nurcusunu, hilafetçisini, saltanatçısını, şeriatçısını, nihilistini, ateistini vs. , hiç birini ama hiç birini -şiddete başvurmadıkları sürece- kınamamalı. bunlar, türk halkına yeni bir medeniyet bulmak için, onu yeniden millet yapmak için, hayatlarını ortaya koymuş açıkça oynuyorlar. pandoranın kutusu açılmıştır; onu zorla kapamak mümkün olsa bile, dagılan, saçılan kötülükleri toplayıp tekrar içine doldurmak mümkün degildir. korkunun ecele faydası olmaz: arayış içerisinde olanların davranışlarını saygıyla karşılamak ve kendilerine iyi niyet mahsulü olan her türlü imkan kapısını açmaktan başka çare yoktur. anarşiyi, baskıyla, yasaklarla, agır cezalarla, terörle vy güzel fakat boş sözlerle, birbirini tutmaz sloganlarla falan vy filan durduramaz; anarşi başladıgı gibi durur; arayış içinde olanlar, parçalanmış, yıkılmış medeniyet dünyalarının yerine yenisini kurabildikleri zaman durur; arayış içinde olanlar, artık aldatılmadıklarını anladıkları gün, gerçekten seçme hakkına sahip olduklarına, eşit şartlarda eşit haklarla yarıştıklarına inandıkları gün durur; yetkililer şahsi çıkarlarını bir kenara bırakarak düşündükleri gün; iyi niyetlerini isbat ettikleri gün durur...

3. türk dilinden ve dolayısıyla türk dünyasından anarşinin izlerini silebilmek için tedbirler: 
 

ya sen islam ol ahcikya ben olam ermeni

yeniden millet olmak için türk halkının anlaşabilmesi, herşeyden önce, oturmuş, kararlı bir dili gerektirir. oturmuş kararlı bir dil, yapısında anarşi izi taşımayan dil demektir. böyle bir dilin elde edilmesi için türk dünyasının yetkili devlet adamları ve alimleri bir araya gelmeli ve şu hususlarda karara varmalıdırlar. karşılarında iki yol var:

ı. yol:

3. 1. türk dünyasından türklerin girmiş oldugu eski medeniyetlerin izleri tamamıyla silinmelidir:

bu yol oldukça zor, fakat yürünmesi imkansız degildir. esasen türkler islamiyet öncesi kültürleri hakkında fazla bir şey bilmemektedirler. mühim olan onların islami kültürleriyle münasebetlerini kesme işini daha ciddi olarak ele almaktır. bunun için: 
 

kabe arabın olsun ...

3. 1. 1. türkiye cumhuriyetinin kuruluş yıllarında oldugu gibi halkın dini egitim ve faaliyetlerini kesinlikle yasaklamak; din adamlarını devlet memuru haline getirerek sosyal ve ekonomik bakımdan kontrol altına almak ve halkın kötü saydıgı davranışlarda bulunanları din adamı olarak yetiştirip tanıtmak. (20)
 

musayı küstürdük; isa ile barışalım.

3. 1. 2. 25’er yıllık aralıklarla bir kaç kere daha yazı devrimi yapmak ve eskiye ait eserlerin yeni yazılarla yazılmasını vy oldugu gibi neşredilmesini yasaklamak; eski kültürün eserlerinin bulundugu kütüphane, müze gibi yerleri sagcı vy solcu aşırı uçları tahrik ederek tahrib ettirmek, eserlerle birlikte yaktırmak. yazı devrimi hususunda, yazıyı millileştirmek adı altında köktürk ve uygurların kullanmış oldukları yazılar, israildeki durum örnek gösterilerek bir süre için kullandırılabilir. (21)
 

"türk" de türkçe degilse "türk"ün öztürkçesi ne?

3. 1. 3. aralıksız dil devrimi yapmak; yeni uydurulan dil unsurlarını bütün basın-yayın organlarını seferber ederek kullandırmak; uydurmacılıkta başarısı görülenlere ödüller ve orunlar vermek; bu işin, halkın dilini yabancı dillerin boyundurugu altından kurtarmak gayesiyle yapıldıgına halkı inandırmak; uydurmacılıgı dilin sentaksına kadar götürerek yeni ve birbirinden uzak dillerin türemesini saglamak; giderek bu dilleri kullananlara ayrı etnik grup adları vermek... 
 

kimmiş türkler; türkçe neymiş?

3. 1. 4. ingilizce, fransızca, almanca ve rusça gibi kültür dillerinin okutulmasına ilkokuldan başlamak; bu dilleri iyi ögrenenlere bugün türkiyede oldugu gibi önemli ayrıcalıklar tanımak; giderek, önce senatör, sonra mebus adayı olabilmek için müracaat edenleri yabancı dil imtihanına tabi tutmak; yüksek ögrenimini bu dillerden birisiyle yapabilenleri, türkçe ile yapanlara üstün tutmak ve giderek yüksek ögretimin tamamıyla yabancı dille yapılmasını mecburi kılmak... türkiye türkleri için bu dillerden şimdilik en elverişli olanı ingilizcedir. bu dil aynı zamanda günümüzde dünyanın birinci sırayı alan konuşma ve kültür dilidir. türkiyede aydınlar tarafından tutulan bu dil, önce ikinci resmi dil olarak kabul edilip resmi toplantılarda ve yazışmalarda kullanılabilir... 
 

medeni olun; bedevi degil.

3. 1. 5. okullarda okutulan sosyokültürel konulu derslerde, batı medeniyetini övmek ve islam medeniyetinin türkleri nasıl barbarlaştırıp geri bıraktıgını halkın tepkisine yol açmayacak şekilde anlatmak ve ögretmek...

3. 1. 6. bunları gerçekleştirmek için batılı devletlerden yardım almak, enternasyonal kuruluşlara girmek ve bu işlerde ihtisaslaşmış batılı misyonerlerle çalışma birligi kurmak...

ı. sonuç:

başka dil, başka kültür:

bütün bu işler tamamlandıgında, türkçe bölünüp, küçük halk gruplarının günlük işlerinde kullandıgı birbiriyle ilgisiz, yazısı ve edebiyatı olmayan basit diller haline gelir; daha önce egitimine önem verilen yabancı dil millilik vasfı kazanarak ortak kültür ve devlet dili haline geçer; bu dilde mevcut olan eserler oturmuş batı medeniyetinin eserleri olacagı için, bunlarla yetişen nesiller bir başka dünyanın hayranlıgını duymayacak ve özlemini çekmeyeceginden anarşi, türk adının yeni cemiyetlerin tarihinden silinmesiyle nihayet bulacaktır. 
 

ıı. yol:

3. 2. türk dünyasında türklerin girmiş oldugu eski medeniyetlerin izleri yeniden diriltilmelidir:

bu yol da pek kolay sayılmaz; dışarıda ve içeride dışardan yardım gören engellerle doludur. mühim olan türklerin, yakın geçmişlerindeki medeniyetle zayıflamış olan münasebetlerini yeniden kuvvetlendirmektir. bu işi başarmak için: 
 

bilen okusun; frenkçe mi, rusça mı, arapça mı, yoksa hepsi türkçe mi?

3. 2. 1. türk dünyası ortak yazısının tayin etmelidir: bugün dünya üzerinde türkçe gibi degişik alfabe ve yazı anlayışıyla yazılan ikinci bir kültür dili yoktur. (22) latin ve kiril harflerinden meydana getirilmiş fonetik esaslı yazı dilleri, türk dünyasının yalnız geçmişiyle baglarını büyük ölçüde koparmakla kalmamış, aynı zamanda yaşayan nesillerin yazı yoluyla anlaşmalarını da sekteye ugratmıştır. (23) hangi alfabeyle olursa olsun, nispeten fonolojik esaslı ortak bir yazıda karar kılınmaladır. (24) bu yazı, yazım anlayışı bakımından belki de yakın bir geçmişte türk dünyasının ortaklaşa kullandıgı islami türk yazısı benzeri bir yazı olabilir. (25) böyle bir yazıyı kullanmak için, daha önce yapılmış bir yanlışı yapıp devrim yoluna gitmeye gerek yoktur. bugünkü türk devletlerinin alacakları ortak bir kararla, islami türk yazısı vy yazım anlayışı bakımından islami türkyazısı benzeri bir yazı, yalnız türkolojiyle ugraşanların inhisarından çıkarılıp ortokul ve liselere ders olarak konulabilir ve ilk kademede, edebiyat derslerinde yazı devrimlerinden öncesine ait metinler asli yazılarıyla okutulabilir. açıkça itiraf etmeliyim ki, bu, gerçekleşirse, bu sahada hocalık ve ilim adamlıgı yapan bizlerin işini oldukça zorlaştıracaktır. bundan böyle bilhassa bizim için islami türk yazısıyla yazılmış eserleri latin harfleriyle yazmak artık ilmi çalışma olmaktan çıkacak; ögrencilerimiz islami türk yazısını vy bu yazım anlayışının mantıgını bilerek karşımıza oturabileceklerinden onlara daha yüksek seviyede bilgi kazandırabilmek ugruna daha çok çalışmamız gerekecektir. sanıyorum ki, görünür sebebi hangisi olursa olsun, meslektaşlarımdan bir kısmının itirazlarının asıl sebebi bu olacaktır. ayrıca, bu hususta bütün türk dünyasında okutulabilmesi için islami türk yazısıyla basılmış, siyasetten uzak, teknigi, edebiyatı ve diger güzel sanatları konu alan neşriyata müsaade edilmesi faydalı olur. (26) bana sorarsanız, ben, şu an kullanmakta oldugum latin harfli türkiye cumhuriyeti yazısının türk dünyasının ortak yazısı olmasından yanayım. çünkü, bilindigi gibi, 1) türkiye türkçesi, türk lehçeleri içerisinde en iyi işlenmiş ve en tanınmış olanıdır. 2) diger türk lehçeleriyle kıyaslandıgında, türkiye türkçesi, telif ve tercüme yoluyla oluşturulmuş nitelikli belge (yazışma, mektup, kitap, gazete, dergi, vbg.) çeşidi ve sayısı bakımından, gerek geçmişte gerek günümüzde, en ileri durumdadır. 3) türkiye türkçesi, bugünde türk dünyasının en kalabalık türk toplulugu tarafından konuşulup yazılmaktadır. 4) ben bugüne kadar yazdıklarımı ve bu tebligimi latin harfli türkiye cumhuriyeti yazısını kullanarak türkiye türkçesiyle yazdım. -çok bencilce bulacaksınız ama- türkiye türkçesi, bu yazısı ve bu haliyle yaşadıgı ve yayıldıgı müddetçe benim bütün yazdıklarım ve bu tebligim daha çok kimseye ulaşacak, daha çok kimse tarafından okunacaktır. ve ben bunu bütün gönlümle istiyorum. 
 

bir deli bir kuyuya taş attı; buyurun çıkaralım.

3. 2. 2. türk dünyası, ortak dil unsurlarını tespit etmelidir: bugün dünya üzerinde sözlügü ve grameri ilgisiz kimselerin insafına bırakılmış ikinci bir kültür dili yoktur. hele türkiyede, herkes kendisini kelime ve ek uydurmaya selahiyetli görmekte, bu uydurmaları yaymak için bulundugu mevkii kullanıp henüz halka mal olmamış bu sözde dil unsurlarını halkın malı olan devlet müesseseleri (trt, okullar, vb.) vasıtasıyla kulanılır hale getirmeye çalışmaktadır. ilim adamları ise uydurulan sözcüklerin türkçe için gerekli vy gereksiz olduklarının degil, yapı ve kullanılış itibarıyla yanlışlık vy dogruluklarının münakaşasını yapmaktadırlar. sözde, türkçe, yabancı dillerin boyundurugundan kurtarılırken, türk halkının günden güne bölünerek degişik yabancı kültürlerin boyundurugu altına girdigi gerçegi gizlenmeye çalışılıyor. türkçe, geçmişi olan bir dildir; tarihi gelişmesi tabii ve kopuksuzdur (27); türk halkı kendi dilinde ne yapmışsa ve başka dillerden ne almışsa bilerek ve isteyerek yapmış ve almıştır; yaptıgı ve aldıgı dil unsurlarını kendi malı haline getirmesini bilmiştir. bugün yapılacak iş biraz zor, fakat mümkündür: tarihte ve günümüzde türk dünyasının halk ve meslek grupları tarafından sevilerek çok okunan eserlerinde geçen dil unsurları (kelime ve ekler) öz ve yabancı ayrımı yapılmaksızın eksiksiz taranmalı, tespit edilen dil unsurlarının mana ve vazifeleri dikkatli bir şekilde araştırılmalı; gerektiginde anketlerle türk halkına ve ilgili meslek gruplarına müracaat edilmeli ve türk dünyasının ortak malı olma şansına sahip olanlar ayırım yapılmaksızın türk dilinin sözlügüne ve gramerine alınmalıdır. 
 

insanlar konuşa konuşa ...

3. 2. 3. türk dünyasında teşekkül ettirilmek istenilen müşterek yazı ve dil hususunda kimseye baskı yapılmamalı: nasıl olsa, teklif olarak başlayan bu hareket zorla engellenmedigi takdirde, birbirleriyle anlaşmak isteyenler, birbirlerine anlayabilecekleri dille hitap edecekler; böylece, türk dünyası, tarihte oldugu gibi, ortak dil ve yazısına tabii yoldan yeniden sahip olacaktır. 
 

bakmasını bilene, her dil dünyaya açılan ayrı bir penceredir.

3. 2. 4. dilin zengini, yoksulu olmaz; dilin gelişmişi, güdügü olur. ister gelişmiş ister güdük olsun her dil ögrenilmeye ve ögretilmeye deger. saglıklı insan dil ögrenme yetisiyle dünyaya gelir ve her insanın başta anadili olmak üzere dil ögrenme hakkı vardır. bu hak kutsal bir haktır. dil ögreteni ve ögreneni saygıyla karşılamak gerekir. barış istiyorsanız; barışa giden yol dilden geçer.

türk dünyasında, anadili, yerli ve yabancı dil ögretimi milli menfaatlere uygun olarak yapılmalıdır: f. kölcsey yegenine "yabancı dil bilmenin güzel bir şey, ana dilini yükseltmeninse vazife oldugunu hiçbir zaman unutma." diyor. yabancı dil türk halkının çagdaş dünya ile münasebetini karşılıklı menfaatleri yönünden geliştirmesi için ögretilmelidir. ancak dilin, aynı zamanda kültür alış verişinde mühim bir kanal; sosyal degerlerin ise milli kültürü koruyan birer filtre oldugu unutulmamalıdır. yabancı dil ögretiminin anarşiyi doguran unsurlardan biri olmaması için, filtrenin saglam olup olmadıgını kontrol etmeden kanalı açmak dogru degildir. şüphesiz türk dünyasının, kalkınması için her dilde mütercim ve tercümanlara ihtiyacı vardır. diplomatlar gönderildikleri ülkelerde kullanılan dilleri bilmelidirler. ancak, gerek devlet adamları, gerek diplomatlar, türk halkını temsil ettikleri resmi görüşmelerinde türk dilinden başka dil kullanmamalıdırlar. İmzalayacakları anlaşmaların türkçe ve karşı tarafın diliyle yazılmış olmasını istemeli, türkçe olanının altını imzalamalıdırlar. türk halkından yabancı dil ögrenenlere ayrıcalık degil, diger ögrenimleri yapanlarla hizmet eşitligi saglanmalıdır. üniversite ve diger araştırma kurumlarında yapılan araştırmaların ihtiyacına göre ilgili sahalarda yabancı dil bilen mütercimler bulundurulmalı; bunlardiger araştırıcı ve ögreticilerle eşit haklara sahip olmalıdırlar. yerli ve yabancı diller, herkese degil; gerekli diller, gerektigi şekilde ilgililere ögretilmeli; diger dillerde yayınlanan ilmi ve edebi eserler gecikilmeden türkçeye tercüme edilip yayınlanmalıdır. daha önce de işaret ettigimiz gibi, bir dilin degeri onun kültürel ve edebi itibarına baglıdır. bir dilin kültürel ve edebi itibarı ise daha çok o dille yazılmış her mevzuda yerli ve yabancı ilgililerince aranan bol miktarda telif ve tercüme eser bulundurmasına baglıdır. bugün ingilizce, rusça, japonca, çince, almanca, fransızca, arapça, osmanlıca vb. dilleri ögrenme istegimiz, çocuklarımıza ögretme istegimiz, bu yüzden bu dillerle ögretim ve egitim yapan okullara çocuklarımızı sokmak isteyişimiz bu dillerin güzelliginden, saflıgından, kolaylıgından degil, bu dillerde yazılmış eserlerdeki biriktirilmiş bilgi yüzünden degil midir? vaktiyle osmanlıca dedigimiz türkçe de böyle bir dil olmuştu; türkçe bugün böyle bir dil olmaya layık degil midir? ögretimde, yabancı dil, mecburi degil, ihtiyari olmalı; yabancı dil ögrenenlere ayrıca durumlarına uygun sertifika vy diploma verilmelidir. 
 

rejimini kendi seçen devletine sahip çıkar.

3. 2. 5. türk dünyası, siyasi görüşler ve rejim tartışmalarını bir yana bırakarak, ortak bir ilimler akademisi kurmalıdır: nasıl olsa ortak bir dili konuşup yazan halklar birbirlerini gün geçtikçe daha iyi anlayacak; ortak bir kültüre sahip olmaya çalışacak ve günün birinde, er geç hiçbir zorlamaya gerek duymadan millet olma şuuruna varacak; bu arada, siyasi görüş ve rejim anlayışı bakımından da birbirlerine yaklaşacaklardır. Kurulacak türk ilimler akademisi, bünyesinde türk dilinin önce bir kültür dili haline getirilmesi hususunda çalışan bir yüksek komisyon bulundurmalıdır. bu komisyon, türk dilinin gelişmesini günü gününe takip etmeli ve dilin yeni kavramlar karşısında, başka dillerden alınan vy türkçenin imkanlarıyla yapılan ihtiyaç duydugu yeni dil unsurlarını tespit ve duyurma hususunda akademinin diger komisyonlarıyla işbirligi etmeli; ayrıca, türk diliyle en yeni bilgileri havi bir ansiklopedik lügat yayınlamalıdır. bu arada, "türk" adı ve "türkçe" türkiye türklerinin inhisarından kurtarılıp bütün türk dünyasındaki türkler ve bunların ortak dili için kullanılmalıdır.

ıı. sonuç: 
 

milli dil, milli kültür.

bu işler sürerken, ortak dil ve yazısıyla anlaşacak olan türk halkları, siyasi görüş ve rejim anlayışında da birbirlerine yaklaşacak; türk dili yeniden bir kültür ve devlet dili halini alacak; bu dilde verilen eserler, oturmuş bir türk kültürünün eserleri oldugu için, bunlarla yetişen nesiller, başka kültürler karşısında hayranlık duysalar bile alacakları şeyleri ellerindeki köklü ölçülere vuracaklarından daha akıllıca hareket etmiş olacaklar, yeni bir dünya aramak yerine kendi dünyalarını geliştirme yolunu seçeceklerdir. medeniyet degiştirmeye zorlanmaktan ileri gelen bunalım, milli ruhta meydana getirilmiş olan kişilik çatışması ortadan kalkmış olacagından anarşi duracaktır. 
 

denizler durulmaz dalgalanmadan ...

bugüne kadar duydugum, okudugum ve üzerinde düşünüp tecrübemle degerlendirdigim fikirler, beni biraz önce sıraladıgım sonuçlara ulaştırmıştır. bugünkü anarşinin ve anarşinin türk dilindeki izlerinin ortaya çıkışı ve yok edilebilmesi hususunda dogru oldugunu sandıklarım şimdilik bunlardan ibarettir. yanlış ve eksiklerim hususunda bana yardım edeceginizi umar, kusurlarımı iyi niyetime bagışlamanızı diler, saygılarımı sunarım.

 

***

*

NOTLAR

(1) POTIER, B. ; Les Langues dans le Monde, Le Langage, s. 228

(2) UNESCO’ya göre konuşma dilleri arasında 11. sırada Avrupanın ortasından Asyada Pekine kadar uzanan bir alanda konuşulmaktadır (TURQUIE, les Guides Bleus, Hachette 1978). Dünya nüfusu 1978’de 4 milyara ulaşmıştır. Bu nüfusun %3’ü Türk asıllıdır. Mandarin Çincesi, 500 milyon; İngilizce, 270 milyon; İspanyolca, 160 milyon; Rusça, 130 milyon; Türkçe, 120 milyon (Türkiye Türkçesi, 27. sırada 30 milyon) kişi tarafından konuşulmaktadır (W. W. GAGE; List of Languages with Numbers of Native Speakers, Washington 1969.)

(3) bk. Rakamlarla Büyük Türkiye - Türkçe Dünyada Üçüncü Dil... Günaydın Gazetesi, 12 Eylül 1977 (2. Bölüm: Anadolu Haberleri, 3. s.); DÖNMEZ, Yusuf, II. Türk Dünyasının Beşerî ve İktisadî Coğrafyasına Toplu Bakış, Türk Dünyası El Kitabı, Ankara, 1976, s. 46-48.

(4) Bizdeki tatbikatıyla, "devir-" kökeninden yapılan bu kelime çok yerindedir. Ancak, sanıldıgı gibi, Arapça "inkılab" vy Fransızca "revolution"undegil, olsa olsa Arapça "tahribat", Fransızca "destruction" kelimelerinin karşılıgı olabilir. Degil Türkçeyi bütün incelikleriyle bilip kullanan büyük önderimiz Atatürk'ün, kimin olursa olsun kurdugu bir devlete böyle bir durumu yakıştırabilecegine nasıl inanılabilir.

(5) AKMAN, Toygar, Madde İçindeki Canlılık, Bilim ve Teknik, Sayı: 132, s. 11-14; AKMAN, Toygar , Evrendeki Şuur Yapısı, Bilim ve Teknik, Sayı: 120, s. 8-13.

(6) bk. STALİN, J. V. , Marksizm ve Dil, İstanbul, 1967, s. 15-16. Bu eserde dilin aletlik vasfı ele alındıktan sonra "Dil, insanlar arasında anlaşma ve haberleşme vasıtası olarak, sırf bütünüyle cemiyete hizmet etsin diye, cemiyet üyeleri için müşterek ve cemiyet için tek olsun diye, cemiyetin üyelerine mensup oldukları sınıfa bakmaksızın aynı şekilde hizmet etsin diye mevcuttur ve sırf bu maksatla kurulmuştur. Dil, bu durumda, bütün halk için müşterek alet olmak durumundan ayrıldığı, sosyal gruplardan birini diğerleri aleyhine olarak tercih eder, destekler bir tavır aldığı takdirde, öz vasfını kaybeder, cemiyette insanlar arası bir anlaşma ve haberleşme vasıtası olmaktan çıkar, ..." denilmektedir.

(7) İsrail Devleti kurulduğu zaman, İsraile gelen Yahudiler, geldikleri ülkelerin dillerini ana dili olarak konuşup yazıyorlardı. Ancak, Musevilik onlarda millet olma şuurunu yaşatmış ve nihayet filizletmişti. Binlerce yıl konuşulmamış olan Tevratın dili ve yazısı, yeniden diriltilerek bu ayrı dilleri konuşan insanlara ikinci fakat ortak bir dil haline getirildi. Bu dil, Yahudilerin gelecek nesillerinin ana dili olma şansını kazanmış görünmektedir. Dillerini yitirmiş olmalarına rağmen, inanç ve kültürlerini yaşatmasını bilmiş olan Musevî halk, bu gün kat kat kalabalık halklara bölünmüş, ortak bir dili konuşup yazan Arap dünyası karşısında millet olduğunu ispat etmiştir. krş. LEVEND, A. S. , Uydurma nedir? Uydurmacılık neye derler?, Dil Devrimi Üzerine, Ankara, 1967, . s. 174; ATAY, F. R. , Dil, Dil Devrimi üzerine, Ankara, 1967, s. 215-216.

(8) Bugün, Fransızca, İngilizce, Almanca, Rusça, Çince, Japonca gibi kültür dillerinde, bu dilleri ana dili olarak konuşup yazanlar içinde büyük güçlükler çıkaran alınma unsurlar ve dilin bünyesinde meydana gelmiş istisnaî durumlar vardır. Uygun devrimlerle bu dillerden bu alınma unsurlar, bizde olduğu gibi, atılabilir; bu dillerdeki istisnaî durumlar kolaylık sağlamak bahanesiyle yaygın kaidelere bağlanabilir; hatta, alfabe değişikliği yapmaya gerek görülmeksizin, bir imlâ devrimiyle bu dillerin bizde olduğu gibi nispeten fonetik yazılması yoluna gidilebilir. Fakat, bu dilleri konuşan ve yazan milletlerin, millet sevgisinden yoksun (?) akılsız (?) ve gerici (?) devlet ve ilim adamları, milletlerinin geçmişleriyle kültür bağlarını koparmamak bahanesiyle bu faydalı devrimlerin yapılmasına karşı çıkmaktadırlar.

(9) Ancak, millî birlikle dil birliği arasında bir sıra farkı değil, bir paralellik söz konusudur. Millî birliğin gelişmesi dilin kararlılığına bağlıdır. Bu durumu KONFÜÇYUS şöyle ifade etmiştir: "Önce dili düzeltirdim (ona kararlılık getirirdim). Dil düzgün olmazsa, kelimeler düşünceleri iyi anlatamaz. Düşünceler iyi anlatılmazsa, yapılması gereken şeyler iyi yapılamaz. Gereken yapılamazsa ahlak ve kültür bozulur. Ahlak ve kültür bozulursa, adalet yolunu şaşırır. Adalet yanlış yola saparsa, halk güçsüzlük ve şaşkınlık içine düşer. Ne yapacağını, işin nereye varacagını bilemez. Bu sebeple söylenilen sözü doğru söylemeli. Hiçbir şey dil kadar mühim degildir.” TİMURTAŞ, F. , Türkçemiz ve Uydurmacılık, İstanbul, 1977, s. 81.

(10) "Milleti ortadan kaldırmanın en kestirme yolu onun dilini ortadan kaldırmaktır.” GÖKBERK, M. ; Millet oluş yolunda dil davası, Dil Devrimi Üzerine, Ankara, 1967, s. 66.

(11) Anarşi, durdurulamadığı takdirde bir milleti öldürür; ancak, milletin kullanmış olduğu dil, onun kültür mirasında yaşar. Bu duruma düşürülmüş dillere ölü dil demek yanlıştır. Bu hususu, Azerbaycanlı şair BAHTİYAR VAHABZADE’nin "Latin Dili" başlıklı şiiri çok güzel ifade etmektedir. (bk. VAHABZADE, Bahtiyar , Kökler Budaklar, Bakü, 1968, s. 22-25). Acaba Türkçede böyle bir dil haline getirilmek mi isteniyor?

(12) Türk Dünyasının kültür alış verişiyle ilgili meselelerinin çeşitliligi hususunda bk. BAZIN, Louis, La Linguistique turque et Les Problems d'Acculturation; rapport introductif, (Teksir halinde kongre tebliği), 30 daktilo sayfası.

(13) 13. yüzyılda, Karamanoğlu Mehmet Beyin Farsça yerine devlet işlerinde Türkçe kullanılmasını emretmesi Türk halkının başarısı olarak görülmelidir. Mehmet Bey, her halde Türk dilini yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmayı değil, halkının isteğine uyarak Türkçeyi kullandırmayı istemiştir. Onu öztürkçe taraftarı göstermek doğru olmasa gerek. Ne bir dil kurumu kurmuş, ne de sözcük uydurmuştur.

(14) Dil Devrimi taraftarları, her fırsatta Osmanlı Türkçesini kötülemek için zamanında belli bir sınıfın zevklerine hitap etmiş olan divan edebiyatından ve o devrin ilim dilinden misaller getirirler. Düşünmezler mi ki, her devirde ve her dil için benzeri durumlar söz konusudur. Bugün ödüller almış Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın dizelerini vy Tıp fakültelerimizde okutulan anatomi dersini, belli bir zevke ulaşmamış, belli bir eğitimden geçmemiş kaç kişi anlar; herkesin anlaması gerekir mi? Gerekirse mümkün mü?... Kendilerinin "olanaklı, olasılıklı, sorunlu, borunlu, bileşimli, iletişimli, boşgügümlü, azverili, güvenceli, gereksinimli, yaşamlı, kuramlı, yanıtlı, kanıtlı, ozanlı, borazanlı, dizlekselli, izlekselli ve de anıtgömütlü...” dillerini kendileri gibi birkaç öztürkün dışında kaç Türk anlıyor?...

(15) Hitabedilmek istenilen çevre genişledikçe, gönderilecek mesajın muhtevasının daha sathî ve mesajı taşıyan kodun daha çok kimse tarafından bilinenlerden teşekkül ettirilmiş olması gerekir. İncelikli bir ilim, derin bir felsefe, basit, unsurlarının manası bulanık bir dille yapılamaz.

(16) Bu hususta görüş ayrılıkları vardır. krş. KAYA, Yahya Kemal, İnsan Yetiştirme Düzenimiz, Ankara, 1974, s. 302-316.

(17) Dogruyu söylemek gerekirse biz buna mecburduk; I. DünyaHarbi bizi her bakımdan bitirmişti. İstiklal Harbini canları pahasına büyük başarıyla sonuçlandırıp Türk milletine istiklalini bagışlayan büyük önderimiz Atatürk ve arkadaşları tam anlamıyla bir enkaz devr almışlardı. Türkiye perişan, Türk milleti yoksul ve cahildi. Dünyada yeni yeni gelişmekte olan ulaşım ve haberleşme teknolojisiden ülkemiz hemen hemen habersizdi. Her şeye sıfırdan başlamaktan başka çare yoktu. Çagdaş bilgiye az zamanda ulaşabilmek için çok sayıda okur yazara ihtiyaç vardı. Kuralları basit bir yazı bu işi bir ölçüde kolaylaştıracaktı. Ama, nasıl? Alışılmış Arap harflerinden kuralları basit bir yazı oluşturmak az bilenlerle hiç bilmeyenler arasındatam bir yazım kargaşasına yol açabilirdi. Latin harflerini almak ve onunla kolay bir yazı oluşturmak için çok düşünüldü, çok tartışıldı. Bugün yazı makinalarımızın başında kolayca eleştirdigimiz, o devrin, kalem, kagıt, kitap bulamayan kahramanlarına haksızlık etmeyelim. Bilindiği gibi, Japonca ve Çince bir çeşit ideogramlarla yazılır; her kavram için ayrı bir işaret vy işaret grubu öğrenmek gerekir. İngilizcede ise, alfabetik bir yazı sistemi olmasına rağmen, hemen her dil unsurunun yazılışı ve okunuşu ayrıca öğrenilir. Bu dillerde okur yazar olmak, Osmanlıcada okur yazar olmak gibi, oldukça uzun bir egitim-ögretim süresini gerektirir. Ancak, bu milletler, bizim ugradıgımız sosyal, ekonomik ve kültürel felaketi yaşamamışlardır... Türkiye Cumhuriyetinin o yıllarda buna vakti var mıydı?. .

(18) "Gereksiz yere yeni dil unsurları yapmak şizofreninin "neolojizm"adı verilen belirtisidir.” bk. SONGAR, Ayhan, Psikiyatri, İstanbul, 1977, s. 288-297.

(19) bk. SCOGNAMILLO, Giovanni; Batının İnanç Temelleri, İstanbul, 1976. (Eserin Bütünü).

(20) Bu maksada uygun din adamlarının yetişmesine imkân hazırlamakla bu yolla gidilebilir. krş. KAYA, Y. K. , İnsan Yetiştirme Düzenimiz, Ankara, 1974, s. 304-316.

(21) Yazı, halen, bir milleti geçmişine bağlayan ve geleceğe kültür mirası bırakılmasını sağlayan en geçerli vasıtadır. Bu yüzdendir ki, bütün öğrenilme güçlüklerine rağmen, aklı başında milletler, değil alfabe değiştirmek, basit imlâ değişiklikleri yapmakta bile çok ihtiyatlı davranmaktadırlar. Bizde bazı ilim adamlarımızın uydurmacılığa karşı olmalarına rağmen, alfabe ve yazıda devrim yapılabileceğini tabiî karşılamalarına akıl erdiremedim. Bir milletin yazısıyla oynamak "diliyle oynamak" demek değil midir? krş. TİMURTAŞ, F. , Türkçemiz ve Uydurmacılık, İstanbul, 1977, s. 84.

(22) Millî hafıza ancak yazı ile kaimdir. Tarih yazı ile başlatılır. Milletin tarihi kendisini meydana getiren halkın sürekli kullanmakta olduğu yazısıyla başlar; öncesi, isbatı yerli ve yabancı bilim adamlarının insafına terk edilmiş bir efsanedir. Bugünkü şartlarla Türkiye Cumhuriyeti içinde yaşayan halk bir gün millet olursa, millî tarihi 1 Kasım 1928’den başlar. Bu tarihten evveline ait bilgi ve yorumlar milleti meydana getiren herkesin değil bazı kimselerin inhisarına bırakılmıştır. Her halde, dedesinin mezartaşını tanıyıp ona sahip çıkamayan kimse, o dedenin torunu, o mezar taşının bulunduğu memleketin sahibi olduğunu iddia etme hakkına da sahip değildir. Köktürk ve Uygurlardan kalan yazılı belgeleri birkaç yabancı ilim adamı okumaya teşebbüs etmeseydi ve bunlar sizindir demeseydi, ne iddia edebilirdik? krş. EMİROĞLU, Cüneyd, İslâm Yazısına Dair, İstanbul, 1977, s. 25. Şunu unutmayalım ki, "Dil bir toplumun kültür birikiminin saklandığı ortak hazine, bu birikimin nesilden nesile aktarıldığı temel ortamdır.” (İZBUL, Yalçın, Bilimin Nesnellik Sorunu ve Dil, Bilim ve Teknik, Sayı: 115, s. 26.) ve yazı bu hazinenin en mühim anahtarıdır.

(23) bk. ERCİLASUN, Ahmet B. , Bugünkü Türk Alfabeleri, "Söz Başı" Ankara, 1977.

(24) Fonetik yazı, ancak yabancı dil öğreniminde bir dereceyekadar fayda sağlar. Ana dili öğreniminin nispeten fonolojik bir yazıyla yapılmasında fayda vardır. Fonolojik bir yazı, bir dil içinde, hem ağız ve lehçelerin ses bakımından birbirlerinden fazla uzaklaşmalarını engeller, hem de, ağız ve lehçeleri konuşanların yazı yoluyla anlaşmalarını sağlar. Fonetik yazı ile ideografik yazı arasında bulunan fonolojik yazı, okurken anlamayı gerektirdiği için fonetik yazıya göre ögrenilmesi biraz zordur; ancak, okumanın gayesi anlamak olduguna göre, birçok milletler gibi bizim de bu zorluğa katlanmamız gerekir.

(25) Bizde bazı ilim adamları, İslâmî Türk yazısının, Türkçenin ses yapısına uymadığını vy bu yazının, harflerinin şekil ve birleştirilmeleriyle ilgili kusurları bulunduğunu; ayrıca imla anlayışı sebebiyle Türkçenin yarısı yazılıp yarısı yazılmayan bir dil haline gelmesine yol açtığı iddiasında bulunmaktadırlar. (krş. ERGİN, Muharrem, 7. Türklerde Yazı ve Alfabeler, Türk Dünyası El Kitabı, Ankara, 1976, s. 349.). Bu belirtilen hususlar bütün gelişmiş kültür dillerinde görülen, dilin gayesiyle değil, şekliyle ilgili hallerdir. Bugün dünyanın en çok konuşulan dillerinden biri olan Çincenin yazılmasında, imlânın sesle alakası olmadığı gibi, yazı işaretleri de değil bitiştirilmek, birbiri üzerine bindirilmektedir. Fakat, bu durum bile, bu yazının, yazı makinasında yazılmasına, matbaada dizilmesine, hatta teleksle çekilmesine engel değildir. Yeter ki, devlet ve ilim adamları kendi milletlerini ve millî kültürlerini sevsinler; tekniği kültürlerine uydurmanın yolunu bulacaklardır...

(26) Türk kültürünün İslâmî Türk yazısıyla yazılmış değerli eserleri yabancı yayınevleri tarafından foto-ofset tekniğiyle basılıp piyasaya sürülmektedir. Türkiyede ise yazı devrimine ters düştüğü için, henüz İslâmî Türk yazısıyla eser basmak serbest bırakılmamıştır. Kendi eserlerini ithal yoluyla okuyan bizden başka acaba kaç millet vardır? (krş. GÜNER, Ahmet, Bir Kültür Faciası, Türkiyedeki Rusya, Ankara, 1975, s. 168-171.)

(27) Türklerin, İsraillilerin İbranicede yaptıkları gibi, eski dil unsurlarını yeniden kullanılır hale getirmeye ihtiyaçları yoktur; Türk dili gereksiz bulduğu dil unsurlarını bırakmış, gerekli gördüklerini kullanmaya devam etmiştir. Türk düşüncesi yeni kavramlara ulaştığında, yeni dil işaretleri yapmakta vy almaktadır. Dil canlı olmadığı için dil unsurları ölmez, terk edilir. Ölü dil, yoktur; millî kültür çöktüğünde, ölen millettir; millî değerlerini taşıyan dili, kısmen vy tamamen medeniyet tarihine terk edilmiş olur...

 

***

*

Kaynakça:

AKMAN, Toygar, Evrendeki Şuur Yapısı, Bilim ve Teknik, Sayı: 12, s. 8-13.

AKMAN, Toygar, Madde İçindeki "Canlılık, " Bilim ve Teknik, Sayı: 132, s. 11-14.

BAŞKAN, Özcan, Lengüistik Metodu, İstanbul, 1967.

BAZIN, Louis, La Linguistique Turque et les Problèmes d'Acculturation (Kongre tebliği).

DOĞAN, D. Mehmet, Batılılaşma İhaneti, İstanbul, 1977.

EMİROĞLU Cüneyd, İslâm Yazısına Dair, İstanbul, 1977.

ERCİLASUN, Ahmet B. , Bugünkü Türk Alfabeleri, Ankara, 1977.

GELB, I. J. , A Study of Writing, Chicago and London, 1965.

GÜNER, Ahmet, Bir Kültür Faciası, Türkiyedeki Rusya, 1975; s. 168-171.

HIGOUNET, Charles, L'Ecriture, Paris, 1964; "QueSaisje?" 653.

İZBUL, Yalçın, Bilimin Nesnellik Sorunu ve Dil, Bilim ve Teknik, Sayı: 115, s. 25-27.

KAYA, Yahya Kemal, İnsan Yetiştirme Düzenimiz - Politika- Eğitim - Kalkınma, Ankara, 1974.

KÖLCSEY, F. Öğütler, Dünya Edebiyatından Tercümeler, Macar Klasikleri: 14, Ankara, 1949.

MARTINET, Andre, Eléments de Linguistique Generale, Paris, 1970.

POTTIER, Bernard ve diğerleri, Le Langage, Paris, 1973.

Rakamlarla Büyük Türkiye - Türkçe Dünyada Üçüncü Dil... , Günaydın Gazetesi, 2. Bölüm: Anadolu Haberleri, 12 Eylül1977, s. 3.

SCOGNAMILLO, Giovanni, Batının İnanç Temelleri, İstanbul, 1976.

SONGAR, Ayhan, Psikiyatri - Modern Psikobiyoloji ve Ruh Hastalıkları, İstanbul, 1977.

STALİN, J. V. , Marksizm ve Dil, İstanbul, 1967.

TDK, Dil Devrimi Üzerine, Ankara, 1967.

TİMURTAŞ, Faruk K. , Türkçemiz ve Uydurmacılık, İstanbul, 1977.

Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Türk Dünyası El Kitabı, Ankara, 1976.

VAHABZADE, Bahtiyar, Kökler, Budaklar, Bakû, 1968.

WIENER, Norbert, Emek, Sibernetik ve Toplum, İstanbul, 1975.

WILLIAMSON, H. R. , Chinese, London, 1971; "TeachYourself Books".


efrasiyap gemalmaz

ii. millî türkoloji kongresinde sunulmuş bildiri; istanbul, 5 -9 şubat 1979.





efrasiyap2@yahoo.com


[ Efrasiyap Gemalmaz’ın Sayfası] [ Özgeçmiş ] [ Yayınlar ] [ Dilbilimi ]